Başkalarının hayatını yaşamak !

Eylül 5, 2012 in Kitap

Yaşananlara dışarıdan bakmayı öğrendiğimiz gün, kendi hayatımız bile yabancı olur ya hani… O başkasının hayatıdır, siz aynadaki aksinizle karşılaşana kadar!

2011 yılında Can Yayınları okuruna  Adadaki Ev adlı romanıyla selam eden Nilüfer Kuyaş, bu kez 2004 Memet Fuat Deneme Ödül’nü kazanmış deneme kitabı olan Başka Hayatlar ile aramızda… Meslek hayatına gazetecilikle başlayan Kuyaş, 90’lı yılların popüler kültür dergisi E’de bir çok deneme yazdı. Yazarın ilk kitabını da oluşturan bu yazıların her biri kültür-sanat ve edebiyatı sevdirecek türden birer eser.

Nilüfer Kuyaş’ın denemeleri, türünün klişelerinden çok uzak, kolay okunan, akıcı ve yaşayan yazılar…. Cemal Süreya’dan Modigliani’ye, Puşkin’den Joyce’a, Enis Batur’dan Fazıl Say’a, pek çok sanatçının izini sürüyor Kuyaş. Onların hayatlarından anekdotlarla ele aldığı kültürel konuları renklendiriyor. Kimlik sorunu, insan yaşamının edebiyattan, felsefeden ve müzikten gün geçtikçe uzaklaşması; kadın özgürlüğü ve kentlilik, Kuyaş’ın çoğunlukla üzerinde durduğu konular. Yazarın bilgi birikimi, bu birikimin yalınlıkla denemelere yansıması Başka Hayatlar’ı kılıyor.

Edebiyatçılar, sonsuz olasılıklara aık “başka hayatlar”ı hayal eder, okur da o hayallerin içinde kendi aynasını bulur. Nilüfer Kuyaş, edebiyat labirentinin bütün yollarına cesurca girerken okurunu da peşinden sürüklüyor!

Nilüfer Kuyaş

Nilüfer Kuyaş, İstanbul’da doğdu, Robert Koleji’nde okudu. ABD’de felsefe lisansı aldığı Wellesley College’den mezun oldu. Boğaziçi Üniversitesi’nde sosyal psikoloji mastırı yaptı. Londra’da BBC’de radyo program yapımcısı ve sunucu olarak çalıştı. Türkiye’de kısa bir dönem televizyon programı yayınladı. Sabah, Milliyet ve en son Taraf gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı. İlk kitabı Başka Hayatlar 2004 yılında Memet Fuat Deneme Ödülü’nü kazandı. İlk romanı Yeni Baştan 2007’de yayımlandı. 2011’de ikinci romanı Ada’daki Ev okurla buluştu.

Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz. Sandıkçı Şükrü’nün Hikayesi

Temmuz 12, 2012 in Ana Sayfa, Öykü

Sene 1341 mevsime uydu
Sebep oldu şeytan bir cana kıydım
Katil defterine adını koydum
Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz
Sen üzülme anam benim dertlerim çoktur
Çektiğim çilenin hesabı yoktur
Yiğitlik yolunda üstüme yoktur
Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz
Çok zamandır çektim kahrı zindanı
Bize de mesken oldu Sinop’un hanı
Firar etmeyilen buldum amanı
Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz
Sinop kalesinden uçtum denize
Tam üç gün üç gece göründü Rize
Karşı ki dağlardan gel oldu bize
Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz
Bir yanımı sardı müfreze kolu
Bir yanımı sardı Varilcioğlu
Beşyüz atlıylan kestiler yolu
Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz
 
Rize’nin şimdiki adı Portakallık olan Haldoz mahallesindeki bir düğünde kardeşinin bıçakla karnından yaralanması üzerine, kendisine haber verilen Sandıkçı Şükrü olay yerine giderek kardeşini kanlar içinde buluyor ve kardeşini yaralayan Abdi Ağa’nın uşağını (bir anlatıma göre de Abdi Ağayı) orada vuruyor.
Bu olay üzerine hapishaneye düşen Sandıkçı Şükrü bir süre sonra bazı arkadaşlarıyla birlikte hapishaneden kaçıyor ve dağa çıkıyor.
Sandıkçı Şükrü, dağa çıktıktan sonra, yönetimle işbirliği yaparak kendisini hileyle zehirlemek isteyen biriyle karısı Fadime’yi elinden almak isteyen başka birini öldürüyor. Sandıkçı Şükrü’nün adı bu olaylardan sonra daha da yaygınlaşıyor. Fakirlere bir şey yapmaması zenginlerle mücadele etmesi yüzünden halk tarafından da seviliyor ve destekleniyor. Bu ve benzeri erdemleri yüzünden kendisine yardım edenler çoğalıyor.Sandıkçı Şükrü’nün türküde adı geçen Perilizade adında zengin birine haberler göndererek, yoksullara mısır dağıtmasını istediği, yoksa kendisini cezalandıracağı tehdidinde bulunduğu söylenir. Nitekim Sandıkçı Şükrü’nün isteğini yerine getirmeyen Perilizade’nin mısırlarını adamlarına toplattırdığı ve yoksullara dağıttırdığı yaşlılarca da anlatılır.

Rize’nin Camiönü (Arkotil) mahallesinden Hüseyin Kutlu adında Sandıkçı Şükrü dönemine yetişmiş bir yaşlı

- “Çevrede başı belaya giren Sandıkçı’nın yanına geliyordu. Sandıkçı hem geleni koruyor, hem yardım ediyordu” diyor.

Kardeşiyle birlikte, türküde adı geçen Urusba (şimdiki adı Uzunkaya) köyünde eski bir kahvede otururken, zaptiyeler çevresini sarıyorlar. Zaptiye Çavuşu Abbas Çavuş Sandıkçı’nın teslim olmasını istiyor, ancak Sandıkçı kabul etmeyerek Abbas Çavuş’tan çekip gitmelerini istiyor. Zaptiye Çavuşu da bunu kabul etmeyince çatışma çıkıyor. Sandıkçı ve kardeşi Zaptiye Çavuşu ile birkaç zaptiyeyi öldürerek kaçıyor.Sandıkçı Şükrü’nün bu olaydan sonra bir ara yakalanıp zincire vurularak batıya gönderildiği fakat kapatıldığı yerden atlayıp Rizeli sandalcılar tarafından kurtarıldığı anlatılır. Sandıkçı Şükrü’nün Sinop kalesinde tutukluyken denize atladığı ve kurtulduğu anlaşılıyor.Sandıkçı Şükrü’nün yakalanmaması ve her geçen zaman içinde daha çok halk desteği sağlaması üzerine Trabzon Valisi Kadir Paşa önemli sayıda adam toplayarak Sandıkçı’nın üzerine gönderiyor. Sandıkçı’nın üzerine gönderilen süvariler, Kolcu kayıklarının Reisi Varilcioğlu Sadık’ı da yanlarına alıyorlar. 
[sam_ad id="59" codes="true"]

Sandıkçı Şükrü Of ilçesinin İkizdere köyü yakınlarındaki Sanlı adlı bir mezrada bir yaşlı kadının evinde otururken ihbar ediliyor. Çevresi atlılarca sarılıyor. Varilcioğlu da yanlarında.

Sandıkçı Şükrü teslim olmak istemiyor. Fakat eskiden tanıştığı Varilcioğlu Sadık teslim olursa öldürülmeyeceğini söyleyerek onu ikna ediyor. Sandıkçı Şükrü de buna inanarak tüfeği elinden teslim oluyor. Fakat Varilcioğlu ile zabtiyeler teslim olarak önlerinde yürüyen Sandıkçı Şükrü’yü arkadan kurşunlayarak öldürüyorlar.

[youtube_sc url="http://youtu.be/ij4U5Uydank" title="eşkiya%20dünyaya%20hükümdar%20olmaz" width="450" height="325" modestbranding="1" autoplay="1" fs="1" cc_load_policy="1" iv_load_policy="3"]
Türkülerden, gövdesinin şehre getirilerek halka gösterildiği anlaşılıyor.Sandıkçı Şükrü’yü doğrudan gören ve tanıyan Refii Cevat Ulunay, ondan
 
- “Yaptıklarına pişman olmuş, fakat affedilmeyeceğini bildiği için teslim olmayan mert bir insan” olarak sözediyor.
 
1843-1909 yılları arasında yaşamış Rizeli Kahya Salih adında dinci ve tutucu bir şairin de Sandıkçı Şükrü’yle ilgili bir destanı bulunuyor. Karadeniz Türkçesiyle yazılan destanda “Şükri dedikleri bir merd eşkıya”nın “Devlet hükümatina” kurşun attığı için öldürüldüğü anlatılıyor.

 

 
 
Kaynak:Öyküleri ile Halk Türküleri - Hamdi Tanses

Kalaylı Bakır Küflenmez !

Temmuz 9, 2012 in Ana Sayfa, Kültür Mirasımız, Müge Güngör

 

Müge GÜNGÖR

Hat Sanatçısı  
muge@kangaroodergi.com
 
Diğer Yazıları
 

Kimyasal bir elementtir bakır. Eski devirlerinden beri kullanıldığı bilinmekle birlikte altın ve gümüş ile birlikte insanların işlemeyi başardıkları ilk metallerden olduğu anlaşılmaktadır. Altın ve gümüşün az rastlanan madenler olması nedeniyle yalnız süs eşyaları yapımında kullanılırken bakırın çeşitli aletler ve silah yapımında da kullanılması dikkat çekicidir. Kendine özgü bir rengi olan bakır Cumprum olarak bilindiği için simgesi Cu dur. Bakır doğada element halinde yani saf olarak bulunur. Paslanması olanaksız gibidir. Nemli ortamlarda üzerinde oluşan yeşil renkli katman, metali atmosferdeki etkenlere karşı koruma görevi yapar. Bu nedenle bakırı birden fazla eritmek mümkündür.Bakır ile kalayın birleşimi bronza geçişi sağlamıştır. Bu çağda insanlar taşın, yerine bronz kullanmaya başlamışlar, eskiye oranla çok daha kullanışlı ve dayanıklı alet ve silah yapımını gerçekleştirmişlerdir.

Bir çağı kapatarak yeni bir çağa giren toplumlarda yaşantı farklı oluşumlara gebedir. İnsanoğlunun günlük yaşamını etkileyen bir metaldir Bakır. Öyleki toplumun hemen hemen tüm kullanım eşyalarının ana maddesidir .Diğer metallere oranla daha kolay işlenen bakır önemli bir görevi üstlenmiştir.Topraktan çıkarılan bu ham bakırın şekillenmesi ve günlük hayatta kullanılacak hale gelmesi Anadolu topraklarında gerçekleşmiştir.
Bakırdan oluşan eserlerin her birinde olağanüstü bir işçilik vardır ve kap cinsleri, formları, malzemeleri, yapım teknikleri yada süslemeleri bakımından büyük bir çeşitlilik karşımıza çıkar.Yapımı için külçe bakır önce küçük parçalar halinde silindirden geçirilerek inceltilir, sonra biçimlendirilir.Yapım teknikleri:dövme, dökme, sıvama (tornada çekme ) ve preste basma olmak üzere dört ana bölüme ayrılır. Binlerce yıldan beri uygulanan dövme tekniği, bakır külçeyi çekiçlemek suretiyle şekillendirilen bilinen en eski tekniktir. Biçimlendirme kazan ve sinilerde dövme, küçük kaplarda çekme tekniği kullanılır. Dövme tekniğinde; bakır, ağaç tokmakla dövülür; çekme tekniğindeyse istenilen tahta kalıplara göre tornada çekilir. Süslemeler kakma yada çalma tekniğiyle yapılır. Kakma tekniğinin; iki uygulama biçimi vardır. Birinde motifler kap üzerine kazılarak yada oyularak işlenir. Diğerinde ise kabın üzeri bal mumuyla sıvanır, motifler kalemle çizildikten sonra açılan oyuklara asit dökülür. Asidin bakır üzerinde oluşturduğu karalanmalardan yararlanılarak motif işlenir. Çalma tekniğinde; motifler demir zımparalarla baskı yapılarak işlenir. Süslemede en çok tercih edilen bitkisel ve geometrik motiflerin yanısıra yazılarda kullanılmıştır. Geometrik motiflerde geçmeli daireler, üçgenler, dörtgenler; bitkisel motiflerde yaprak, lale, nar, nar çiçeği ve servi kullanılır.Bu tür süslemelere daha çok Osmanlı döneminde rastlanmaktadır.

Ustalar yaptıkları eserlere adlarını yazmak yerine bir din büyüğünün adını yada bir ayet yazması geleneğine uymuşlardır. Gerçi yazıları motiflerin arasına yerleştirmenin zorluğu nedeniyle bu gelenek zamanla yok olmuştur. Yapılan kazılara göre, madencilikte ilk adım olan “tavlama” işleminin, yani madeni ısıtarak yumuşatıp işlenir hale getirme usulünün ilk kez Anadolu insanı tarafından gerçekleştirildiği ortaya çıkmıştır. Örneğin Çayönü, Çatalhöyük ve Suberde kazılarında M.Ö.7.binyılına ait doğal bakırdan dövme tekniği ile yapılmış; iğne, bız, kanca gibi küçük aletler ile bazı süs eşyaları ele geçirilmiştir. En eski dövme tekniğini yansıtan bu alet ve süs eşyalarının, taş örsler üzerinde sapsız taş çekiçlerle dövülerek işlenmiş olduğunu görüyoruz. Arıtma ve tavlama işlemlerinin bulunuşunu, yaklaşık M.Ö.5. binyılında maden sanatının ana yapım tekniklerinden ikincisi olan ”döküm”ün bulunuşu izler. Eritilmiş madenlerin istenilen biçimlerde hazırlanmış tahta, balmumu, taş ve çoğunlukla kil kalıplara dökülerek dondurulma işleminin başarılması, dövme tekniğinin gelişiminde karıştırılarak ”tunç” alaşımı elde edilir. Roma ve Bizans döneminde Anadolu’da çeşitli teknikler üzerinde çalışan gelişmiş maden sanatı atölyelerinin bulunduğunu, günümüze kadar varlığını sürdüren çok sayıdaki eserden anlıyoruz. Daha sonra döküm, tornada çekme, preste basma gibi teknikler gelişmiştir.

[youtube_sc url="http://youtu.be/jpqn8ynokLc" title="bakırcılık%20ve%20kalaycılık%20sanatı" width="750" height="525" modestbranding="1" fs="1" cc_load_policy="1" iv_load_policy="3"]

[sam_ad id="106" codes="true"]

Gelişen teknolojiyle beraber ihtiyaçlarımızda değip ucuz alternatif malzemeleri kullanmaya başlayınca bakırcılık gerilemiştir. Geleneksel kültür bu zanaatın tamamen yok olmasını önler ama bakırıcılık sanatı azalarak da olsa devam eder. Turistik talebin el sanatlarında yoğunlaşmasıyla bakırcılık da canlanır . Ancak bakır eşya artık mutfaklarda yemek pişirmek için değil de süs eşyası olarak kullanılmaya başlanmıştır. Uzun yıllar önce mutfaktan emekli olan bakır eşyalar şimdi salonlarımızın vaz geçilmez malzemeleri olarak yerini almıştır

.

Çıktım Belen Kahvesine: Ormancı Türküsünün Doğuşu

Temmuz 7, 2012 in Öykü

ORMANCI TÜRKÜSÜ

Çıktım Belen kahvesine baktım ovaya
Bay Mustafa çağırdı, dam oynamaya,
Ormancı da gelir gelmez, yıkar masayı,
Söz dinlemez Ormancı, çekmiş kafayı
Aman Ormancı, canım Ormancı
Köyümüze bıraktın yoktan bir acı
Gevenes’ in ortasında, değirmen döner,
Değirmenin suları, dağından iner,
Ormancı’ya atılan kurşun, Tevfik’ e döner,
Tevfik’ in feryatları, yürekler deler,
Aman Ormancı, canım Ormancı
Köyümüze bıraktın yoktan bir acı
Gevenes’ in suları hoştur içmeye,
Üstünde köprüsü var, gelip geçmeye,
Tevfik’ imi vurdular, hiç mi hiç yere,
Yazık ettin Ormancı, köyün iki gencine
Aman Ormancı, canım Ormancı
Köyümüze bıraktın yoktan bir acı

 

Muğla’nın Yatağan ilçesine bağlı Gevenes köyünde Mustafa Şahbudak adın da, 1922 yılında bir efe doğar. Babası ağadır, dolayısıyla Mustafa da bir ağa çocuğudur. Mustafa hiddetli bir kişiliğe sahiptir. Köy Muhtarı Tevfik Cezayirli en yakın canciğer arkadaşıdır. Herkes bu ikilinin arkadaşlığına gıpta ile bakar. Neredeyse her akşam Belen kahvesinde bu iki arkadaş dama maçı düzenlerler iddialı ve dostça yapılan bu karşılaşmalar, kahvedekiler tarafından ilgi ile izlenir. Çünkü bu olayların mükafatını, izleyiciler almaktadır. 1946 yılı, Temmuz ayının sıcak bir gününde bu arkadaşlığa kan damlar, öfke seli karışır. Uğursu hadise cezaevinde sonuçlanarak, elli beş yıldır söylenegelen bir drama dönüşür. Sıcak bir temmuz günü Mustafa Şahbudak, her zamanki gibi yine köy kahvesi ne gider. O sırada kahveye Muhtar Tevfik Cezayirli’yi görmeğe, Yatağan ilçe Milli Eğitim Müfettişi ile tahsildar gelmiştir. Muhtar olmadığı için misafirleri her zaman olduğu gibi, Mustafa Şahbudak ağırlama görevini üstlenir. İki misafiri alıp yemeğe götürür. Döndüklerinde Muhtar’ı kendilerini bekler görürler. O gün iki misafirden izin isteyip, yine dama tahtasının başına otururlar. Oyunun yarısında orman memuru, Mehmet İn, çıkagelir. Mehmet, sarhoştur. Bir gün önce, komşu olan Çiftlik köyünde yangın olmuştur. 1946 seçimlerinin evrakları Yatağan’a gönderilecektir. Seçim evrakını Yatağan’a, köy bekçisinin götürmesi zorunludur. Ormancı ise, yangın evrakının bir an önce ilçeye götürülmesi için, bekçiyi Muhtar’dan ister.

 [sam id="13" codes="true"]

Muhtar: -Olmaz, daha acil olan seçim sonuçlarının ulaştırılması gerekiyor. Bekçiyi gönderemem der. Bunun üzerine Ormancı ile Muhtar arasında, bir tartışma başlar. Muhtar en sonunda: -Ayıp ediyorsun Mehmet, bize müsaade et, der. Ormancı kahveye girip tekrar geri döner, gelir. Dama masasını bir yumrukta darmadağın eder. Mustafa Şahbudak, bu davranışa tahammül edemez ve Ormancı’ya bir tokat atar. Olayın büyüyeceğini anlayan köylüler, adamı alıp sakinleşmesi için kahvenin arka tarafına götürürler. Ormancı oradan bağırarak küfürler savurmaktadır. Küfürler Mustafa Şahbudak’ın tahammül sınırını daha da zorlar. Yerinden kalkar, Ormancı’nın üzerine yürür. Ormancı Mehmet’in, kamasını çıkarıp Mustafa Şahbudak’ın sol kolunun pazısından yaralar. O zaman, Mustafa Şahbudak Ormancıyı korkutmak için, belindeki tabancayı çıkarır, yere doğru ateş eder. İşte ne olursa, o an olur! Muhtar, Ormancı’nın ikinci kez kama vurmaması için elini tutar. Fakat, Mustafa Bey tetiği çoktan çekmiştir… Ormancı bunun üzerine kaçmaya başlar. Mustafa Şahbudak kaçmasın diye, bir el daha ateş eder. Bu ateş de öldürmek için değil, kaçmasına engel olmak içindir. ikinci atış üzerine Mehmet in, yere düşer. Arka cebinde tabaka olduğu için, ona hiç bir şey olmaz. Bu arada ne yazık ki, Mustafa Şahbudak, kaza kurşunu ile dostu Tevfik’i vurur. O günlerin imkansızlıkları içerisinde Tevfik’i, tahta bir sal üzerinde Muğla devlet hastahanesine götürürler. Tevfik, çok kan aybetmektedir. Mustafa, Doktor Veli Bey’e: Babamın selamı var, bu adamı iyileştir. der. Veli Bey: -O ölecek, önce senin kolunu saralım. der. O sırada Tevfik eliyle işaret edip Mustafa’yı yanına çağırarak: -Ben ölüyorum hakkını helal et. der. Mustafa: -Hayır, sen ölmeyeceksin! derken ağlamaya başlar. Aslında orada herkes efelerin ağlamadığını bilir. Ancak Mustafa, arkadaşının bu durumuna dayanamamıştır. Gerçekten de biraz sonra Tevfik, hayata gözlerini kapar. Mustafa, en yakın arkadaşını öldürdüğü için polise teslim olur, Bu olay üzerine dört yıl ceza yer. Ceza. evindeyken her gece Tevfik rüyasına girer. Ancak Ormancı’ya kini gittikçe artar. Bu acı olaydan sonra köyde kalamayacağını anlayan Ormancı, tayin ister. Kavaklıdere Orman Müdürlüğüne atanır. Aslen Marmarislidir. Emekliliğinden sonra oraya yerleşir. Doksanlı yılların başında, kendi memleketi olan Marmaris’te ölür. Mustafa Şahbudak cezaevinden çıktıktan sonra, anılarla dolu o köyde yaşayamayacağını anlayıp, Muğla merkeze yerleşir. Çok sevdiği, günlerini birlikte geçirdiği arkadaşını Muhtar Tevfik Cezayirli’yi tek kurşunla öldürdüğünde arkada yirmi beş yaşında bir eş ve üç çocuk bırakır. Muhtar’ın eşi Pembe, bu acıya dayanamayınca birkaç yıl sonra aklı dengesini yitirir. Oğlanın biri İzmir’e yerleşir. Diğer oğlanla kız, köyde evlenirler ve hayatlarını orada sürdürmeye devam etmekteler. Yıllardır her şeyi unutmaya çalışan Mustafa’ya bir gün arkadaşları, Tahir Usta adında bir değirmenciden bahsederler. Bu değirmenci, annesinin akrabasıdır. Değirmenci Tahir Usta aynı zamanda türkü de bestelemektedir. İşte Gevenes köyünde yaşanan bu acı olay da bu kişi tarafından bestelenmiştir. Düğünlerde okunan, herkesin diline düşen türkü ”Ormancıdır.” Bir gün, radyodan duyduğu bu türkü ile unutmak istediği olayları, tekrar yaşar gibi olur. Radyoyu kapatır, bu türküden çok incinmiştir. Ormancı türküde Ormancı adı ile, Mustafa Şahbudak ise ”Bay Mustafa” adı ile yer almıştır. Ormancı Mehmet’in bir anlık sarhoşluğunun musibetini, yıllarca pişmanlık duyarak ve memleketinde barınamayarak ödedi demek yanlış olur. Çünkü o türkü yaşadığı müddetçe kötü adam olarak anılacaktır ve tarihe öyle geçecektir.

[youtube_sc url="http://youtu.be/K70aVNjU4zU" title="ormancı%20türküsü" width="400" height="350" modestbranding="1" autoplay="1" fs="1" cc_load_policy="1" iv_load_policy="3"]

Boncuk Boncuk Alın Teri, Göz Nuru..

Haziran 20, 2012 in Ana Sayfa, Kültür Mirasımız

0İnsanoğlu varoluşu ile birlikte “nazara ve kem göze” inanmış ve ondan korunmak için her kültürde bir yöntem geliştirmiş. Folklorik araştırmalarıyla tanınan Berkeley Üniversitesi profesörlerinden Alan Dundes’a göre ise nazarın merkezi Ortadoğu. Sümer’den Mısır’a, Mısır’dan Yunanistan ve Roma’ya geçerek tüm Avrupa’ya yayılmış. Nazar Ortaçağ Avrupa’sında, Orta Asya şaman kültüründe, Antik Mısır uygarlığında, Hindu, Yahudi ve Müslüman folklorunda önemli bir öğe.

Anadolu’da camın boncuk olarak ilk kullanımı, Mısır’dan İzmir’e gelen ustaların Kemeraltı’nda hal hal ve bilezik yapmaları ile başlamış.Yaklaşık 150 yıl önce Arabistan’dan İzmir’e göç eden Selim Usta ve kardeşleri Kemeraltı’ndaki Arap Han’da camdan bilezik yaparak boncukçuluğu başlatıyorlar. Selim Usta’nın yanında yetişen gençler zamanla kendi dükkânlarını açıyorlar. Boncuk işi büyüyüp genişliyor.  Göz boncuklarının yanında, at boncukları da imalat çeşitleri arasına giriyor. Boncuk imal etmek alıp takmak gibi cicili bicili bir iş değil. 1000 dereceye varan yüksek ateşli fırınlar ve onların bacalarından çıkan dumanlar, cam atıkları, ocak çevresi kirliliği; İzmir’in merkezi için fazla gelmeye başlıyor, 1930’ların ilk yarısında belediye diyor ki; “Hadi bakalım kalkın, gidiyorsunuz.” Net olarak bir yer gösterilmiyor ama ölçü getiriliyor: Kent dışında herhangi bir yer! Cam ocakları topluca Görece Köyü’ne taşınıyor. Neden? Çünkü köyün etrafı çam ormanlarıyla kaplı, cam ocağı da en verimli olarak çam ağacı ateşiyle yakılabiliyor.

Bizde rotamızı Görece’ye çevirip yörenin ustalarından Rasim Altmışkara’nın ocağını aramaya koyuluyoruz. Gaziemir üzerinden havalimanı sapağına gelmeden önce Menderes ayırımından giriyorsunuz Görece yoluna. 8 km sonra Görece ve Boncuk ocakları tabelası karşılıyor sizi. Görecenin içerisinden geçerken İzmir’in hemen yanı başında Ege tarzı yerleşimlerinin tüm ritüelleri sizi karşılıyor. Kime sorsanız Rasim ustayı “bööööle dümdüz git görürsün” diyor. Bir kaç sapakta afallıyoruz “dümdüz gidişi” ve  çaresiz yolda durup elinde 3-5 somun ekmekle yürümekte olan bir delikanlıya soruyoruz.

-Abi beni takip edin ben orada çalışıyom.

Rasim Usta'nın Boncuk Ocağı

Takip ediyoruz delikanlıyı.Gözümüz ocak teriminden olsa gerek devasa bir yer ararken kapısında büyücek bir boncuk asılı bir evin önünde durunca acaba biz yanlış mı geldik diyoruz. Evin bahçesinden kıvrılıyoruz arkaya doğru. veee binlerce boncuk, mavisi, kırmızısı, sarısı,yeşili ile sallana sallana karşılıyor bizi.

Rasim Usta ocağının başında. Selamlıyor bizi..

-Hoş geldiniz, hoş geldiniz.

Ocağın bulunduğu yere seğirtiyoruz. Hava sıcaklığı 38 derece. Ancak daha ocağın kapısına geldiğimizde ocağın yaydığı inanılmaz sıcak bir tokat gibi vuruyor yüzümüze. Ocağın o anki sıcaklığının en az 700 derece olduğunu öğreniyoruz.

 

 

Dünyanın bir çok yöresinden habercileri, çekim ekiplerini, araştırmacıları ağırlamış olan Rasim Usta bu tür ziyaretlere alışkın..Başlıyor anlatmaya..

-”Yazın çalışma sanıldığının aksine bizim için daha kolaydır. Çünkü kışın bu sıcakta terlersin sonra soğukta tutulursun. Yazın bu olmaz.”

Genellikle yuvarlak ya da oval şekildeki boncuk ocakları (furun-fırın), köyde bu işi bilen ustalar tarafından yapılıyor. Ocağın duvarları, düzeltilmiş zemin üzerine 12 sıra ateş tuğlası ve kil kullanılarak nal biçiminde örülüyor. Bu bölümün üzerinde yine ateş tuğlalarıyla pencere sayısına göre odalar bölünüp, ocağın tamamı kil ile sıvanıyor. Her gün 800 – 1200 derecelik ısı ile çalışan bu ocaklar için Rasim Usta;

- “Bu ocakların belli ömürleri vardır. Randıman veremeyecek hale geldiklerinde onları bozup, yeni ocaklar yaparız. Ama bir ocak nereden baksanız, 8 yıl, 10 yıl hatta 12 yıl bile çalışabilir.” diyor

6Sadece çam odunu kullanılan ocağın ateş yakılan bölümüne kapı deniyor. Ocağın üstündeki,yarım kubbe biçimli kısmına tepe kapağı, boncuk işlendikten sonra soğumaya bırakıldığı bölüme kavara,  ocak içerisinde erimiş camın alınması için açılan deliğe pencere adı veriliyor.. Bir ocakta üç ile beş arasında değişen pencere bulunabiliyor. Boncuğun demir çubuk yardımıyla alındığı yere keler-kelerin Keler’de camların eridiği bölüme de tava deniyor. Tavada bir kaç küçük bölüm var ve bunlara renkli camlar yerleştiriliyor. Tava içinde de mavi cam bulunur.
Ocak üzerinde, ocağa yerleştirilmiş halde, pencere kenarında bulunan ustanın kelerde erimiş camı alıp biçimlendirmesi sırasında destek olarak kullandığı demirin adı ise “sındırgısıdır demiri”. Ayrıca erimiş camın ocaktan alınması için yaklaşık 50 – 60 cm. uzunluğunda, Uç bölümü inceltilmiş “ asebe” adı verilen çelik çubuk kullanılıyor. Asebenin ucu cam macununa batırılıp, sındırgısıdır demirinden destek alınarak döndürülüp top haline gelmesi sağlanıyor. Ocaktan alınan cam macunu ray demiri üzerinde, 30 – 40 cm. uzunluğunda, 2 cm. genişliğinde yassı bir demir olan merteke  yardımıyla ezilip ve biçimlendiriliyor. Genel hatları verilen  boncuğa göz yerleştirmek için ise “merdan” adı verilen, asebeden daha ince çelik çubuk kullanılıyor.

 Boncuk Sanatı Video Slayt

rasim-usta
Geleneksel Boncuk Sanatı’nın son ustalarından Rasim Altmışkara

“Nazar Boncuğu nun yapılma tekniği ilkel bir tekniktir. Tamamen el sanatıdır. Bir ince bir kalın demir vardır elimizde, kalın demire boncuğun ana zeminini sararız, şu ana zemindir. Bu gördüğünüz gözleride, şu beyazını mavisini de diğer ince demirle koyarız.Çalışma tekniğimiz bizim iki demirden ibarettir. Nazar bonuklarında sarı göz vardır, şu sarı. Boncukta sarı göz olmazsa o boncuk nazar boncuğu olmaz Bu sarının oksidini biz çinko, metal, kurşun, karışımından yaparız. Onu dünyada yapacak kimyager babayiğit varsa gelsin yapsın bakalım. O bizlere mahsustur diyor RasimUsta.


13Çaylarımızı yudumluyoruz, Rasim Usta bir yandan da dertli.

-” Bu Çin işi plastikler geldi. Mertlik bozuldu” diyor ve ekliyor;  Bu şartlarda bu işi yürütmek çok zorlaştı. Şimdiki yaşam şartlarında bu işle aş, ev döndürmek çok zor. Ama her ne olursa olsun bu ocak yanmaya devam edecek.  Maalesef  yabancılar el yapımı sanata ülkemiz insanından daha fazla ilgi gösteriyor. Üretilen bir şeyin el emeğinden çıkması onlar için çok değerli. Ancak bizim insanlarımızın bakış açısı tam tersine.İmitasyona, sahtesine, çakmasına bayılıyoruz. Boncuk diye kendilerine sunulan plastiklere, el emeği ile üretilen kadar hatta daha fazla para ödüyorlar.”  Bu sanatın devam etmesi geleneksel kültürümüzün bir alanına sahip çıkma adına önemli. Ben hayatımı bu işe adadım. Ömrüm vefa ettiği sürece bu ocağı söndürmeyeceğim. Oğullarıma da el verdim. Onlarda bu işi gönülleri ile yapıyorlar. Ama bu yeterli değil. Çok fazla bir şey istemiyoruz. Devlet önümüzü açarsa, turistik bölgelerde imalat veya satış imkanları verilirse ihracaat’da yapabiliriz.  Bu gün bu boncukları ülkelerinden kalkıp buralara kadar gelip görme ve alma zahmetine katlanan yabancılara boncuklarımızı ülkelerine götürebiliriz. Bu hem kültürümüzü yaymak adına hemde varlığımız sürdürmek adına çok olumlu olur. Bizler yıllarca bu şartlarda vergimizi vererek, ülkemize,devletimize, kültürümüze hizmet ettik, buna devametmek de istiyoruz. Ama devletinde bu konuda bir adım atması lazım değil mi? Yazık değil mi ?Burada 15 ocak vardı. Topu topu 2 ocağa düştü.”

Ocağın başındaki bir diğer ustanın Rasim Ustanın oğlu olduğunu öğreniyor ve ona bu konudaki düşüncelerini soruyoruz.

” Babam gibi düşünüyorum. Bu ocak baba ocağı. Bu sanat ata yadigarı. Başka bir işte çalışacak olsam da hafta sonları bu ocağı ne olursa olsun yakacağım” diyor.

3Bu sözleri duyduğumuzda; ocağın üzerine  dar bir kapının arasından süzülerek inen gün batımı ile birlikte bir hüzün kaplıyor içimizi. Öyle ya Anadolu’nun boncuk merkezi olarak bilinen Görecede bile topu topu 2 ocak kalmış ateşi yanan. Bir o kadarda Kemalpaşa deseniz, binlerce yıllık gelenek Anadolu’da iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıda ocakta sürdürülmeye çalışılıyor.

Ne diyelim;  aman “nazar değmesin sana ve sizlere Rasim Usta”..

 

Ali Tarık ÖZBİLGE

Alev Coşkun’dan Özgürlük Mücadeleleri Tarihimiz

Haziran 6, 2012 in Kitap

Özgürlükler ve demokrasi tarihimizin neredeyse 200 yılı aşkın bir geçmişi vardır.
Bu, bir çağdaşlaşma ve anayasal hakları elde etme tarihidir.
Alev Çoşkun yerli ve yabancı kaynaklara ve belgelere dayanarak hazırladığı “Özgürlük Mücadeleleri Tarihimiz” adlı kitabında Türkiye yakın tarihine ilişkin ortaya konan “gerçekleri” yeniden sorguluyor.
 
Peki, tarihimizin bu yönü tam olarak biliniyor mu? Ne yazık ki hayır!

Alternatif tarihçiler, yakın tarihimizi altüst ediyorlar; gerçekleri saptırarak yansıtıyorlar. Örneğin, yüz yıl önce yaşanan 31 Mart gerici ayaklanmasını, basit, sıradan bir olay olarak değerlendiriyorlar. Bu gerici kalkışmaya son veren “Hareket Ordusu”nu küçümseyen, aşağılayan yorumlarda bulunuyorlar…

Oysa hiçbir tarihi olay, oluştuğu koşullar bir kenara itilerek irdelenemez. Böylesi bir yaklaşımla yapılan çözümlemelerin ayakları havada kalır.

Bu kitap, bütün yerli-yabancı kaynaklar ve belgeler taranarak hazırlanmıştır. Özgürlük mücadeleleri tarihimizin gerçeklerini nesnel olarak ortaya koymaktadır.

Özgürlük mücadeleleri tarihimizi doğru öğrenmek isteyen herkes için…

 
Cumhuriyet Yayınları’ndan çıkan kitap, Türkiye’deki demokrasi tarihinin nesnel gerçeklerini doğru öğrenmek isteyen herkes için 6 Haziran’da (yarın) raflarda yerini alacak.

Bu kitaptan uzak durun !

Haziran 6, 2012 in Kitap

Bu kitaptan uzak durun! Yani; gözünüzü kapatın, korkun, gerçekleri atlayın, böyle de yaşanır ne de olsa. ‘Yaklaşan İsyan’ aşırı sağcı bir televizyoncunun anlamak istemediğini haykırıyor: ”Felaket gelmiyor, çoktan gelmişti zaten. Tarafımızı belirlemek zorunda olduğumuz bu gerçekliğin içinde felaket.”

Ünlü aşırı sağcı televizyoncu Glenn Beck, her zaman olduğu gibi ekranda birilerine, bir şeylere ateş püskürüyor. Bu defa hedefinde ise ‘görünmez bir komite’nin yazdığı ‘Yaklaşan İsyan’ adlı kitap var. Kitaba gelmeden önce Glenn Beck’e kulak vermek gerek. Malum, kendisi çok mühim şeyler anlatıyor! Özellikle kullandığı dil bize çok şey söylüyor.

Öncelikle hakkını vermek lazım; korkulan materyali yok etme, yok sayma geleneği bizde hala devam ediyor. ‘Rahatsız edici’ olanı yasaklayarak hala vatanını, milletini koruduğunu sanan kalabalık bir güruh var. Beck ise korktuğu bu ‘zararlı’ kitabı televizyon başında onu heyecanla izleyen herkese gösteriyor. ”Bu kitabı yasaklayın demiyorum. Okumanız önemli” diye buyuruyor. Çünkü yok saymanın bir işe yaramadığını düşünüyor. Medeniyet farkı olsa gerek!

McCharty döneminden çıkagelmiş gibi Beck. Komünist avı yetmemiş, anarşistler, komünistler hala tehlikeli onun için. Onları yok sayınca, yasaklayınca olmuyor artık, ‘Sakın yok saymayın’ diye altını çizerek de uyarıyor. Yasakçı zihniyete karşı kendince, bunun da altı çizilmeli.

Beck, ‘Yaklaşan İsyan’dan bahsederken ucuz siyasi argümanları kullanıyor elbette; ‘Haklarından mahrum kalan insanlar’, ‘İçimizdeki düşmanlar’, ‘Toplumun huzuru’ ve türevleri… Ve cımbızlayarak seçtiği kelimeleri de sağ ideolojinin ezelden beri ‘korktuğu’ şablonlar içine yerleştirerek örnek gösteriyor. ‘Çalışmanın reddi’, ‘Kollektif örgütlenme’, ‘anarşi’ üzerine katıyor özenle seçtiklerini; ‘hırsızlık’, ‘silah’, ‘sabotaj’ gibi… İkisi-üçü zararlıysa hepsi zararlıdır mantığını sürdürüyor. Ve bir taşla birkaç kuş vurmaya çalışıyor; kitabı lanetlerken Demokrat partiye, solculara saldırmayı, sallamayı da ihmal etmiyor gururlu bir antikomünist olarak.

Konuşmayı dinlediğinizde yine ‘korkunun’ başrolde olduğunu anlamak zor değil, Beck’in saklamadığı hatta programlarının ana fikrini üzerine kurduğu bir şey bu. ’11 Eylül’den sonra…’ diye bir cümleye hiç girmeyelim, Beck ve muadillerinin ihtisas yapmış olduğu bir konu bu, geçmişten deneyimliler. Beck, ”Sınırların korunmasını sağlayın dediğim için beni ırkçı yaptılar” diyor. İçimizdeki düşmanlar, anarşistler, ‘ülke elden gidiyor’lar, anladık bunun adı vatan sevgisi!

Glenn Beck’in konuşmasında dikkat edilmesi gereken önemli noktalardan biri de eskisinin ‘zararlı’ görülen sözcüklerini aşırı sağcıların bile kendilerine göre yumuşatıp, devşirmesi. Örneğin; bu videoda olduğu gibi bir ‘devrim’den bahsediliyor. Beck, Yaklaşan İsyan’ı eline alıyor ve kanlı isyanları işaret ederek ”bu devrimin kitabı” diyor, hemen ardından diğer eliyle kendi kitabını gösteriyor ve ”Bu da barışçı devrimin kitabı” diye gösteriyor. Bir yerlerden tanıdık geldi değil mi? Devrim öyle değil böyle yapılır!

Bu heyecanlı televizyoncunun dikkat çektiği ‘Yaklaşan İsyan’a gelirsek: Fransa’da 11 Kasım 2008’de 9 kişiye açılan ‘terör’ davasının kanıtlarından biri bu kitaptı. Fransa İçişleri Bakanı’nın yazmakla suçladığı, ‘terörizmin el kitabı’ olarak gösterdiği kitap bizde de Sel Yayıncılık tarafından yayınlandı.

Kapitalizmin nefes aldırmadığı yerden doğan bir metin ‘Yaklaşan İsyan’. ”İçinde bulunduğunmuz zaman bize bir çıkış yolu bırakmıyor” cümlesiyle başlıyor. Politik temsil alanının sonun geldiğini söyleyen kitap, büyütülmesin, duyulmasın diye engellenen, her grubun kendine yonttuğu gerçekleri anlatma derdinde. Ve bir de yol sunuyor tabii ki. Yüzyıllardır tekrar eden argümanları bir kenara itiyor. ”Çünkü ortak dil diye bir şey yok”. Kitabı ‘zararlı’ gören bir cenah var ve olacaktır da, onlar Paris’te, Atina’da Orta Doğu’da yanan ateşi görmeyi tercih etmezler çünkü. O yüzden ‘Yaklaşan İsyan’ı dünyada olup bitenle birlikte okuyamıyorsanız metni bomba olarak bile görebilirsiniz elbette.

İsyan sözcüğü nasıl okuduğunuza bağlı tabii ki. Bu kadar azınlık, işçi, öğrenci, adım başı şiddet görenler hayatlarından durup dururken şikayet etmiyor herhalde. Bu kadar özgürlük ihlali, adalet sözcüğünü rafa kaldıran dava, eşitsizlik, açlık, tahakküm altında yok edilen hayatlar karşısında rahatsız olmuyarsanız ‘isyan’ kelimesi tek başına bile zararlı gelir zaten.

*”Büyük devletlerin muharebeleri metropollerin kara deliklerinde vuku bulan bitmez tükenmez polis kampanyaları gibidir. ”İster Burkina Faso’da, Güney Bronx’ta, Kamagasaki’de, Chiapas’ta ister La Courneuva’da olsun. Bu müdahaleler zaferi, düzenin veya barışın yeniden tesisini amaçlamaz; tam aksine sürekli yürürlükte olan devasa güvenlik operasyonlarını devam ettirmek için uygulanır. Savaş, artık belirli bir zaman diliminde yapılan bir şey değil, onun yerine asker ve polis tarafında güvenliği sağlamak üzere yapılan bir dizi mikro operasyon halinde zaman yayılmış durumda.”

*”Son otuz yılın ”krizler”le geçmesine, işsiz kitlelere ve iyiden iyiyeyavaşlayan büyümeye rağmen hala ekonomiye inanmamızı bekliyorlar.”

*”Yeterince iş olmaması değil mesele, haddinden fazla iş var. Her şeyi göz önüne alırsak, bizi baskı altında tutan kriz değil büyüme.”

*”Bugünlerde küresel ısınmayla ilgili yeni bir kanıtın haberini verirken gazetecileri ve reklamcıları motive eden hastalıklı heyecan, 70′lerden beri oluşum halinde olan, yeni yüzyılın başında beklediğimiz halde bir türlü gelmeyen çevreci yeni kapitalizmin çelikten sırıtışını ortaya çıkartıyor. Buyurun işte geldi! Adı sürdürülebilirlik.”

*”Hangi açıdan bakarsanız bakın, içinde bulunduğumuz zaman bize bir çıkış yolu bırakmıyor. Sahip olduğu tek meziyet de bu değil. Her şeyden önce umudunu korumak isteyenlerin ayaklarının altındaki zemini çekiyor. Ellerinde bir çözüm olduğunu öne sürenlere karşı hemen itirazlar yükseliyor. Herkes işlerin ancak daha da kötüye gidebileceği noktasında birleşiyor. “Geleceğin bir geleceği yok” anlayışı, görünüşteki kusursuz normalliğe rağmen, ilk dönem punkçıların bilinç seviyesine ulaşmış bir çağın bilgeliğidir.”

*”Manevi danışmanlık teknolojileri sağ olsun, parçalanmış birey biçim olarak yaşamay devam ediyor.”

”Artık bir isyanın nasıl başlayabileceğini bile bilmiyoruz. (…) Ani bir saldırının, devrimin, nükleer kıyametin gerçekleşmesini veya toplumsal bir hareketin ortaya çıkmasını beklemenin hiçbir anlamı yok. Felaket gelmiyor, çoktan gelmişti zaten. Çöküş halindeki bir medeniyetin içinde çoktan yerimizi almış durumdayız. Tarafımızı belirlemek zorunda olduğumuz bu gerçekliğin içinde felaket”

‘Yaklaşan İsyan’ yasal ve örgütlü bir yol sunmuyor. Çünkü onlara göre, Paris ve Londra banliyöleri, Atina sokakları, Tahrir meydanına bakmak yaşadığımız dünyanın nasıl bir şey olduğunu anlamaya yeter. Bu isyanın kaçınılmaz olduğunu göstermeye de. 120 sayfalık metin 7 bölümde isyanın şemasını/şemasızlığını doldurarak çiziyor. Anlattıkları, önerdikleri küçük bir grubun sesi diye küçümsenmemeli keza kitap, emek, iş, özgürlük, hak üzerine olabildiğine yalın ve sert gerçekleri temel alıyor. Bilinen, bayatlamış argümanlardan uzakalaşan, harekete odaklı bir metin. En can alıcı tarafı da geleceğe dair bir öngörü, idealden bahsetmiyor. Tam şu anda, şimdi yaşadığımız dünyanın kendisiyle alakalı.

Not: Uzun uzun üzerine konuşulması, düşünülmesi gereken kitapla ilgili selyayincilik.blogspot.com’da yayınlanan Osman Şişman’ın ‘Mahalleden Yükselen Sesler’ başlıklı yazısı kitabın ve meselenin özünü gayet iyi anlıyor ve anlatıyor.

ntvmsnbc

Kitap Yazının Kadim Coğrafyası Diyarbakır’da..

Mayıs 22, 2012 in Kitap

TÜYAP Tüm Fuarcılık Yapım A.Ş. ve Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliği ile 22-27 Mayıs 2012 tarihleri arasında gerçekleştirilecek Diyarbakır 3. Kitap Fuarı TÜYAP Diyarbakır Fuar ve Kongre Merkezi’nde bu gün kitap severlerle buluştu.

Yaklaşık 135 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla bu sene üçüncü kez düzenlenecek fuarda geniş bir konu yelpazesi içinde konferans, söyleşi, panel, şiir dinletisi gibi 44 kültür etkinliğinde ve imza günlerinde 300 yazar okurlarıyla buluşma imkanı bulacaklar
 
Kitap Fuarı’nın Yurt Dışından Konukları
Diyarbakır Kitap Fuarı’nın Fransa’dan iki araştırmacı-yazar konuğu olacak. Dinler tarihi uzmanı Sébastien de Courtois 26 Mayıs 2012 Cumartesi günü fuarda olacak. Özellikle Ortadoğu Hıristiyan topluluklarının durumu ve tarihte bıraktıkları izler üstüne çalışmalarını yoğunlaştıran araştırmacı, 1999 sonbaharında Mardin’e yaptığı bir yolculuk sırasında Turabdin’in tarihine ilgi duydu. Courtois, Diyarbakır Kitap Fuarı’nda Süryaniler üzerine bir söyleşiye konuşmacı olarak katılacak ve ardından kitaplarını imzalayacak.
Fuarın bir diğer konuğu ise Fransa’da yaşayan Kürt kökenli araştırmacı-akademisyen Fawaz Husên. İsveç Yazarlar Birliği, Uluslararası PEN ve Fransa Yazarlar Örgütü üyesi olan yazar halen Fransa’da yaşamaktadır. Yazar fuarda “Fransızca Bir Bedende Kürtçe Bir Ruh” başlıklı söyleşi ardından kitaplarını imzalayacak.
 
Fuar’ın Sergileri
Sabahattin Ali “Bir Fotoğraf Camı Sergisi”nde, 41 yıllık kısa yaşamına çok sayıda eser ve tercüme sığdıran, Türkiye’nin farklı yerlerinde öğretmenlik yaparken öğrencileri üzerinde derin izler bırakan, Ankara’da Devlet Konservatuvarı’nın kuruluşunda ve ilk öğrencilerinin yetişmesinde büyük emeği olan Sabahattin Ali’nin en büyük tutkularından biri olan fotoğrafları sergileniyor. Sabahattin Ali’nin yaşamöyküsünün fotoğraflarla anlatıldığı sergi, yazarın ailesi, çocukluğu, gençliği, Almanya’da yaşadığı yıllar, öğretmenlik, askerlik, evlilik ve babalık dönemleri gibi başlıklı bölümlerden oluşuyor.
Fuar’ın bir diğer sergisi ise “Eski Diyarbakır’da Kültürel Çeşitlilik” sergisi. Küratörlüğünü Birzamanlar Yayıncılık’tan Osman Köker’in yaptığı sergi, çoğunluğu 20. yüzyıl başına ait 200’den fazla fotoğraf aracılığıyla Diyarbakır’ın kaybolan halkların hikayesini anlatıyor. Sergi Diyarbakır’ın geçmişindeki çok kültürlü hayatı: Ermeni, Süryani, Keldani, Rum, Yahudi, Yezidi gibi toplulukların yaşantılarını ele alıyor.
 
Hollanda Diyarbakır Kitap Fuarı’nda
31. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nın Onur Konuğu Hollanda yıl boyunca süren etkinlikler kapsamında Diyarbakır Kitap Fuarı’na da katılıyor.  Fuarda Hollanda kültürüne ait bilgiler ve kitaplar Hollanda standında bulunabilir.
Girişin ücretsiz olduğu fuar 22-26 Mayıs 2012 tarihleri arasında 10.30-19.30 saatlerinde, kapanış günü olan 27 Mayıs 2012 tarihinde ise 10.30-19.00 saatlerinde ziyaret edilebilir.
 
Fuar Etkinlik Sayfası

Çok Okunan Kitaplar

Mayıs 22, 2012 in Genel, Kitap

Remzi, D&R, İdefix ve Pandora gibi ülkemizin önemli yayın ve kitap evlerinin satış rakamlarından oluşturulan Çok Okunanlar/Satanlar listemizdeki kitaplarla ilgili detaylı bilgi için kapakların üzerine tıklayınız

[nggallery id=7]

 

 

[sam id="13" codes="true"]

Aydemir’in “Sonsuz Unutuş” u…

Mayıs 9, 2012 in Kitap

Edebiyatımızda kısa öykü türünü sevenler için yepyeni bir kitap çıktı. Kadir Aydemir “Sonsuz Unutuş” adlı kitabında 38 kısa öyküsüne yer veriyor, okuru benzersiz bir dil ziyafetine davet ediyor…
Aydemir daha önce “Cunda Öyküleri”,“Ekşi Öyküler”,“Bozcaada Öyküleri”,“Olimpos Öyküleri” gibi kitapları hazırlamış, son zamanlarda da oldukça fazla ilgi gören “80’lerde Çocuk Olmak” ve “90’lar Kitabı”nı projelendirip yayımlamıştı.
 
Yeni öykü kitabı için Aydemir, “Sonsuz Unutuş”u bir bebeği ilk kez kucağıma alır gibi heyecanla, umutla elime aldım. Başkasının kitabıymış gibi okudum onu yollarda. İnsan yazdıklarından uzaklaşır mı? Bazen. İnsan her şeyden uzaklaşabilir. Kitap duygusu garip bir duygudur; sevinç, kan ve gözyaşı birleşir, sayfalarda düşlerşe buluşur. Tarifsiz sancılarla yazılır her öykü. Mutlu olduğunu zannedersin…” diyor ve ekliyor “ Bu kitap 5 yılda ortaya çıktı, 80 sayfalık bir esere dönüştü. İlk öykü kitabım“Aşksız Gölgeler”in baskısı çoktan bitti ama sanırım eylül gibi o da 2′nci baskısıyla yeniden çıkmış olacak.“Aşksız Gölgeler” Almancaya da çevriliyor şu sıra, Binooki Yayınları’nca -sanırım ekimde- Almanya’da yayımlanacak.
 
“Sonsuz Unutuş”, kurulduğu 2000 yılından beri binlerce okura sesini duyuran, özellikle son yıllarda sosyal medyada ve ürettiği katılımcı kitaplarla adından sık sık söz ettiren Yitik Ülke’nin ( www.yitikulke.com ) ve Yitik Ülke Yayınları’nın yaratıcısı Kadir Aydemir’in “Aşksız Gölgeler”adlı kitabından sonra yayımlanan ikinci öykü kitabı… Rüyayla gerçeğin, uykuyla uyanışın, yalnızlıkla aşkın birbirine karıştığı büyülü, fantastik kısa öyküler… Şiirin gücüyle kaleme alınmış düşsel yolculuklar, kaçış ve karşılaşmalar… Edebiyatı özleyenler için bir bilet, sadece gidiş…
Bir şeyleri unutmanın yanında hatırlamanın da sorgulandığı bu kısa öyküleri seveceksiniz. Aşk, ölüm, yalnızlık ve ayrılık üstüne yazılan öykülerden oluşan “Sonsuz Unutuş”, tüm kitapçılarda okurunu bekliyor.
***
“Bir çiçek gibi hissediyorum kendimi. Kopmuş yeşil bir çiçek. Düştüğüm yerde kök salabilirim belki ama bir daha asla açmayacağım. Bunu biliyorum. Birazdan bavulumu sessizce toplayıp parmak uçlarımda yürüyerek odanın ağır kapısını çekeceğim. Ya da burada, bu sıcak yorgan altında onun zehriyle biraz daha kıvranabilirim. Her öpüşünde biraz daha akıttı o zehri içime. Her sözcüğüyle ben adeta o heykelle yer değiştirdim. O, kendisine sunulan özgürlüğü doyasıya yaşıyor her bedende, her gülüşte. Ben… neden toparlayamıyorum bilmiyorum… Çelişkiler… Korkular… Bir erkek ne kadar çaresiz duruma düşebiliyormuş meğer. Aşk bunu yapıyor.”
 

Kadir Aydemir

 13 Eylül 1977′de İstanbul’da doğdu. Fener Bahçe Lisesi mezunu (1995). Üniversitede bir süre İşletme okudu, daha sonra Halkla İlişkiler eğitimi aldı. İlk şiirleri Şiir-Oku dergisinde yayımlandı. Şiirleri ve yazılarıyla daha sonraları pek çok dergide imzasına rastlandı. 1997′den 2003′e dek Başka Şiir Dergisi’ni 11 sayı çıkarttı. 2000 yılından beri Yitik Ülke (www.yitikulke.com) edebiyat sitesinin editörlüğünü yapıyor. 2005′in sonlarında Gölü Emen Mektup adlı kitabı Azerbaycan’da Azerice dilinde yayımlandı. Şiirleri İngilizce, Fransızca, Ermenice, Azerice, Bulgarca, Japonca, Rusça gibi dillere çevrildi. Şiirin yanında öyküler ve düzyazılar da yazıyor. Yannis Ritsos hayranı. Türkçede bir ilk olan Haikum adlı haiku şiir dergisini 3 sayı çıkarttı.
 
Cunda Öyküleri, Ekşi Öyküler, Bozcaada Öyküleri, Olimpos Öyküleri ve 80′lerde Çocuk Olmak ve 90′lar Kitabı adlı kitapları yayına hazırladı. Aydemir, Yitik Ülke Yayınları’nın da kurucusu ve editörü. (www.yitikulkeyayinlari.com) İstanbul’da yaşıyor ve yazmaya devam ediyor.
KİTAPLARISessizliğin Bekçisi (Haiku şiirleri, 2002, Hera Şiir Kitaplığı)
Dikenler Sarayı (2003, Eti Yayınları)
Aşksız Gölgeler (Öyküler, 2007, Yitik Ülke Yayınları)
Rüzgârla Saklı (Aşk şiirleri, 2007, Yitik Ülke Yayınları)HAZIRLADIĞI KİTAPLAR
Cunda Öyküleri (Hazırlayan, Eylül 2006, Yitik Ülke Yayınları)
Ekşi Sözlük Yazarlarından Ekşi Öyküler (Hazırlayan, 2007, Yitik Ülke Yayınları)
Bozcaada Öyküleri (Hazırlayan, 2009, Yitik Ülke Yayınları)
Olimpos Öyküleri (Hazırlayan, Eylül 2010, Yitik Ülke Yayınları)
80′lerde Çocuk Olmak (Hazırlayan, Kasım 2010, Yitik Ülke Yayınları)
90′lar Kitabı (Hazırlayan, Ocak 2012, Yitik Ülke Yayınları)
YURTDIŞINDA YAYIMLANAN ESERLERİ

Gölü Emen Mektup (2005, Azerbaycan, Paralel Şiir Kitaplığı)

YER ALDIĞI ÖYKÜ KİTAPLARI

Erotik Öyküler (Okuyanus Yayınları, 2003)
1002. Gece Masalları (Metis Yayınları, 2005)

Masumiyet Müzesi Kapılarını Açıyor

Nisan 13, 2012 in Genel, Kültür

Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk’un ”Masumiyet Müzesi” isimli romanından esinlenerek hayata geçirilen ve bu özelliğiyle dünyada ilk olan müze, 28 Nisan’da kapılarını ziyaretçilere açacak.
Beyoğlu’nun Çukurcuma semtindeki müze binasının tanıtımına ilişkin düzenlenen basın toplantısında konuşan yazar Orhan Pamuk, müzenin farklı olduğuna dikkati çekerek, ”Bu müze, yaşanan bir hayatı saptıyor. Kemal ile Füsun’un aşkı ve özel yaşamı var burada” dedi.
 
Müzenin açılacağı günü 4 yıldır beklediğini, ancak bu günün sürekli ertelendiğini anlatan Pamuk, 1990′ların ortasında romanı yayımladığı gün müzeyi de açmayı düşündüğünü, ancak romanın 2008′de yayımlandığını ve müze açılışının da sonraya kaldığını söyledi.
Müze için Sultanahmet ve Galata gibi yerlerde ev aradığını, ancak orta kesimin yaşadığı Çukurcuma’da karar kıldığını ve 1999′da müzenin kurulduğu binayı aldığını aktaran Pamuk, evi alırken ”Evde hayali bir aile yaşasın, o ailenin kullandığı eşyalar üzerinden hikayemi anlatayım. Sonra bu evi müzeye çevireyim,daha sonra bu aile üzerinden müze kataloğuna benzeyen roman yazayım” şeklinde düşündüğünü ifade etti.
Pamuk, sözlerini şöyle sürdürdü: ”Müzenin belgeselci yanı var. 1970′lerden günümüze kadar İstanbul’un eski otobüs ve sinema biletleri, İstanbul’da yaşamak için gerekli sigorta kartları ve banka defterleri, hepimizin günlük hayatta kullandığı pek çok belge, resimler, fotoğraflar, bu şehirde yaşamak için kullandığımız eşyalar, tuzluğundan meyvesine, giysiden mutfak eşyasına hepsinden var bu müzede. Bu müze yaşanan bir hayatı saptıyor. Kemal ile Füsun’un aşkı ve özel yaşamı var burada. Bu durum da müzeyi daha özel kılıyor. Müzenin mantığı çok basit, romanda 83 bölüm var. Müzede de kurumsal ve mantık olarak 83 vitrin ve kutu var. Müzenin mantığı, eşyayı romandaki bölümlere göre toplamaktır. Eşya, müzenin her yerinden bir şey anlatıyor. Bu müzeyi bitirdikçe romanın anlattığı hikaye ile müzenin hikayesi arasında bir ayrım doğmaya başladı. Ayrı hikayeler anlatmıyor, ancak görsel deneyimle okumak arasındaki fark var. Okumak kelimeleri kafamızın sinemasında resimlendirmek. Kelimelerle kafamızda, hayal gücümüzde film izlemektir. Müze ise kafamızda oluşturduklarımıza benzer bir şey.”
 

‘Ruhumun derinliklerinde hala ölü bir ressam var’

”Romancılığı bırakıp niye bu müzeyle ilgileniyorsun?” diye çok sorulduğunu ifade eden Pamuk, 7-22 yaşları arasında ressam olmak istediğini belirterek, ”Ruhumun derinliklerinde hala bir ölü ressam var. Dışarı çıkıp bir şeyler yapmak istiyor. Ben bu ressama izin verdim, resmetmek, görmekle ilgili düzenlemeler yapmak isteğimin sonucu olarak ortaya çıktı bu müze… Ancak esas sebebi bir roman yazdım bunun müzesi oldu. Dünyada bunun bir benzeri yok. İçimden geldiği gibi yapıyorum” diye konuştu.
Müze binasının 1897 yılında yapıldığına işaret eden Pamuk, binayı bir mimar arkadaşıyla müzeye çevirmeye başladığını, ancak çalışmaların bir süre sonra durduğunu, daha sonra müze mimarı aradığını, Türkiye’de olmadığı için Alman bir müze mimarıyla tanıştığını ve onun ailesiyle beraber Türkiye’den farklı alanlarda birçok sanatçının müzeye çeşitli katkısı olduğunu bildirdi.
Aslında bütün romancıların ressamlıkla, resimle ilgisi olduğunu belirten Pamuk, ”Ruhum, resimle roman arasında ayrılmış. Bu müze bunları birleştirdi” diye konuştu.
Pamuk, şunları kaydetti: ”Müzeyi gezmek ortalama 40 dakika ve aynı anda 70 kişinin gezebileceği kapasitede. Özellikle ilk zamanlarda yoğunluk olacağını düşündüğümüzden insanlar sırada beklemesin diye müzenin internet sitesinde bilet satışı yapacağız. İlerleyen yıllarda müzeye ilgiyi azaltmamak için çeşitli etkinlikler düzenleyip, müzeye eklemeler yapmayı düşüyorum. Füsun ile Kemal’in hayatından daha yer vermediğimiz eserler var. Ayrıca İstanbul’da henüz bir İstanbul Müzesi projesi yok. Her görüşten herkes böyle bir projede olmalı ve İstanbul’un günlük yaşantısının anlatılması. Benimkisi ummanda bir kaşık su gibi. Müzeye, bir küçük İstanbul müzesi dediler aynı zamanda.”
 
Masumiyet Müzesi
Bir romandan esinlenen ilk müze olma özelliğini taşıyan müze, Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk’un 2008 yılında yayımladığı ve bugüne kadar 60′a yakın ülkede okuyucularla buluşan aynı adlı romandan esinlenilerek yapıldı.
Orhan Pamuk romanında, Kemal’in sevgilisi Füsun’un eşyayı nasıl topladığını ve onları müzeye hangi mantıkla yerleştirdiğini anlatıyor. 20. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul’daki gündelik hayatı temsil eden bu eşyalar, müzede özenle düzenlenen kutular ve vitrinlerde sergileniyor.
Çukurcuma Caddesi üzerinde 1897 yapımı tarihi bir binada yer alan müzenin, ahşap merdivenlerle birbirine bağlanan 3 katı vitrinler ve yerleştirmelerle donatılıyor.
Ziyaretçilerini 1950-2000 yılları arasına dair İstanbul hayatının pek çok unutulmuş ayrıntısıyla buluşturacak müze, ziyaretçilerine romanın 83 bölümünü temsil eden 83 kutuda sergilenen sinema biletlerinden kibritlere, likör şişelerinden kapı kulplarına, minik biblolardan fotoğraflara uzanan, binlerce eşyadan oluşan bir koleksiyonun yanı sıra müzede eski İstanbul filmlerinden yaratılan bir seçki de sunuluyor.
Müzede çatıya kadar yükselen merdiven boşluğundan aşağıya süzülen ışık, romanın başkahramanları Kemal ile Füsun’un aşk hikayesi ve bu aşka tanıklık eden eşya ve mekanları aydınlatarak, müze ziyaretçilerine romanı elle tutulur, gözle görülür hale getiriyor.
 
Müze Dükkanı
Masumiyet Mağazası’nda müze koleksiyonundan seçilmiş imajların yer aldığı afiş ve kartpostalların yanı sıra Şeylerin Masumiyeti adlı müze kataloğu ve farklı dillerde Orhan Pamuk romanları satılmaktadır. Füsun’un küpesi ve kırık kalp gibi müze koleksiyonun özgün tasarımlarının replikları da sınırlı adette satışa sunulmaktadır. Mağazada kupa, buzdolabı mıknatısı, defter ve kalem gibi diğer hediyelik eşyalar da bulunmaktadır.
 
Müze, 28 Nisan’da itibaren salı ve pazar saat 10.00–18.00 saatleri arasında, cuma günleri ise saat 20.00′ye kadar ziyarete açık olacak.
 
Adres:
Firuzağa Mahallesi, Çukurcuma Caddesi,
Dalgıç Çıkmazı, No: 2,
Beyoğlu-İstanbulİletişim bilgileri:
Telefon: 00 90 212 444 34 34

Yol tarifi: 
Masumiyet Müzesi İstanbul’da, Çukurcuma’da, İstiklal Caddesi ile Tophane arasındadır.
Yürüyüş mesafesi olarak:
Taksim’den 12, Galatasaray’dan 8, Tophane’den 8, İstanbul Modern’den 10, Cihangir’den 10 dakika uzaklıktadır.Haritada bu yerlerden müzeye giriş yolu okla gösterilecek.Tramvayla gelecek olanların Tophane durağında inip sekiz dakika yürümeleri gerekiyor.

 

Anadolu’nun Bin Yıllık Bayramı: Hıdrellez

Nisan 12, 2012 in Genel, Kültür Mirasımız

Hıdrellez, bütün Türk dünyasında bilinen mevsimlik bayramlarımızdan biridir. Ruz-ı Hızır (Hızır günü) olarak adlandırılan Hıdrellez günü, Hızır ve İlyas Peygamber’in yeryüzünde buluştukları gün olması nedeniyle kutlanmaktadır. Hızır ve İlyas sözcükleri birleşerek halk ağzında hıdrellez şeklini almıştır. Hıdrellez günü, Gregoryen takvimine göre 6 Mayıs eskiden kullanılan Rumi takvim olarak da bilinen Julyen takvimine göre 23 Nisan günü olmaktadır.
Halk arasında kullanılan takvime göre eskiden yıl ikiye ayrılmaktadır: 6 Mayıs’tan 8 Kasım’a kadar olan süre Hızır Günleri adıyla yaz mevsimini, 8 Kasım’dan 6 Mayıs’a kadar olan süre ise Kasım Günleri adıyla kış mevsimini oluşturmaktadır. Bu yüzden 6 Mayıs Günü kış mevsiminin bitip sıcak yaz günlerinin başladığı anlamına gelir ki, bu da kutlanıp bayram yapılacak bir olaydır.
Mevsimlik bayramlarımızdan biri olan Hıdrellez, ülkemizde etkin bir biçimde kutlanmaktadır. Büyük şehirlerde daha az olmak üzere, kasaba ve köylerde Hıdrellez için önceden hazırlıklar yapılır. Bu hazırlıklar, evin temizliği, üst-baş temizliği, yiyecek-içeceklerle ilgili hazırlıklardır. Hıdrellez gününden önce evler baştan başa temizlenir. Çünkü temiz olmayan evlere Hızır’ın uğramayacağı düşünülür. Hıdrellez günü giyilmek üzere yeni elbiseler, ayakkabılar alınır.
Anadolu’nun bazı yerlerinde Hıdrellez Günü yapılan duaların ve isteklerin kabul olması için sadaka verme, oruç tutma ve kurban kesme adeti vardır. Kurban ve adaklar “Hızır hakkı” için olmalıdır. Zira tüm bu hazırlıklar Hızır’a rastlamak amacına yöneliktir.
Hıdrellez kutlamaları daima yeşillik, ağaçlık alanlarda, su kenarlarında, bir türbe ya da yatırın yanında yapılmaktadır. Hıdrellez’de baharın taze bitkilerini ve taze kuzu eti ya da kuzu ciğeri yeme adeti vardır. Baharın ilk kuzusu yenildiği zaman sağlık ve şifa bulunacağına inanılır. Bugünde kırlardan çiçek veya ot toplayıp onları kaynattıktan sonra suyu içilirse bütün hastalıklara iyi geleceğine, bu su ile kırk gün yıkanılırsa gençleşip güzelleşileceğine inanılır.
Hıdrellez gecesi Hızır’ın uğradığı yerlere ve dokunduğu şeylere feyiz ve bereket vereceği inancıyla çeşitli uygulamalar yapılır. Yiyecek kaplarının, ambarların ve para keselerinin ağızları açık bırakılır. Ev, bağ-bahçe, araba isteyen kimseler, Hıdrellez gecesi herhangi bir yere istediklerinin küçük bir modelinin yaparlarsa Hızır’ın kendilerine yardım edeceğine inanırlar.

Hıdrellezde baht açma törenleri de oldukça yaygın olarak uygulanan geleneklerimizdendir. Bu törene İstanbul ve çevresinde “baht açma”, Denizli ve çevresinde “bahtiyar”, Yörük ve Türkmenlerde “mantıfar”, Balıkesir ve çevresinde “dağara yüzük atma”, Edirne ve çevresinde “niyet çıkarma”, Erzurum’da “mani çekme” adı verilir. Törenler baharda doğanın ve tüm canlıların uyanmasıyla eş anlamlı olarak insanların da talihlerinin açılacağı inancıyla, şanslarını denemek için yapılır. Hıdrellez’den bir gece önce bahtını denemek ve kısmetlerinin açılmasını sağlamak isteyen genç kızlar yeşillik bir yerde veya bir su kenarında toplanırlar. İçinde su bulunan bir çömleğe kendilerine ait yüzük, küpe, bilezik gibi şeyler koyarak ağzını bir tülbentle bağladıktan sonra bir gül ağacının dibine bırakırlar. Sabah erkenden çömleğin yanına giderek sütlü kahve içip ağızlarının tadının bozulmaması için dua ederler.

Ardından niyet çömleğinin açılmasına geçilir. Çömleğin içindekiler çıkarılırken bir yandan da maniler söylenir. Buna göre eşyanın sahibi hakkında yorumlar yapılır. Hıdrellez’e özgü bu uygulama temelde bu şekilde yapılmakla birlikte, yörelere göre bazı farklılıklar da gösterebilmektedir. Son zamanlarda ise bu tören yalnızca evde kalmış kızların kısmetini açmak amacıyla yapılmaktadır.

Sonuç olarak, Anadolu’da hala görkemli törenlerle kutlanan Hıdrellez Bayramı insanlık tarihinde çok eski zamanlardan beri kutlanmaktadır. Farklı zamanlarda, farklı isimler altında kutlansa da Hıdrellez motiflerine pek çok yerde rastlamak mümkün olmaktadır. Baharın gelişi ve doğanın canlanması insanlar tarafından bayramlarla kutlanması gereken bir durum olarak algılanmıştır. Böylece bir bahar bayramı olan Hıdrellez evrensel bir nitelik kazanmıştır.
 

Yeni Çıkanlar

Nisan 11, 2012 in Edebiyat, Kitap

Dünya ve Türk Edebiyatından yeni çıkan kitaplar, tanıtım bültenleri, arka kapaklar, yazar biyografileri..

[nggallery id=8]

 

 

HAFTANIN YAZARI

 Yaşar Kemal

Asıl adı Kemal Sadık Gökçeli. Van Gölü’ne yakın Ernis (bugün Günseli) köyünden olan ailesinin Birinci Dünya Savaşı’ndaki Rus işgali yüzünden uzun bir göç süreci sonunda yerleştiği Osmaniye’nin Kadirli ilçesine bağlı Hemite köyünde 1926’da doğdu. Doğum yılı bazı biyografilerde 1923 olarak geçer.
Ortaokulu son sınıf öğrencisiyken terk ettikten sonra ırgat kâtipliği, ırgatbaşılık, öğretmen vekilliği, kütüphane memurluğu, traktör sürücülüğü, çeltik tarlalarında kontrolörlük yaptı. 1940’lı yılların başlarında Pertev Naili Boratav, Abidin Dino ve Arif Dino gibi sol eğilimli sanatçı ve yazarlarla ilişki kurdu; 17 yaşındayken siyasi nedenlerle ilk tutukluluk deneyimini yaşadı. 1943’te bir folklor derlemesi olan ilk kitabı Ağıtlar’ı yayımladı. Askerliğini yaptıktan sonra 1946’da gittiği İstanbul’da Fransızlara ait Havagazı Şirketi’nde gaz kontrol memuru olarak çalıştı. 1948’de Kadirli’ye döndü, bir süre yine çeltik tarlalarında kontrolörlük, daha sonra arzuhalcilik yaptı. 1950’de Komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla tutuklandı, Kozan cezaevinde yattı.
1951’de salıverildikten sonra İstanbul’a gitti, 1951-63 arasında Cumhuriyet gazetesinde Yaşar Kemal imzası ile fıkra ve röportaj yazarı olarak çalıştı. Bu arada 1952’de ilk öykü kitabı Sarı Sıcak’ı, 1955’te ise bugüne dek kırktan fazla dile çevrilen romanı İnce Memed’i yayımladı. 1962’de girdiği Türkiye İşçi Partisi’nde genel yönetim kurulu üyeliği, merkez yürütme kurulu üyeliği 

görevlerinde bulundu. Yazıları ve siyasi etkinlikleri dolayısıyla birçok kez kovuşturmaya uğradı. 1967’de haftalık siyasi dergi Ant’ın kurucuları arasında yer aldı. 1973’te Türkiye Yazarlar Sendikası’nın kuruluşuna katıldı ve 1974-75 arasında ilk genel başkanlığını üstlendi. 1988’de kurulan PEN Yazarlar Derneği’nin de ilk başkanı oldu. 1995’te Der Spiegel’deki bir yazısı nedeniyle İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılandı, aklandı. Aynı yıl bu kez Index on Censorhip’teki yazısı nedeniyle 1 yıl 8 ay hapis cezasına mahkûm edildiyse de cezası ertelendi.

Şaşırtıcı imgelemi, insan ruhunun derinliklerini kavrayışı, anlatımının şiirselliğiyle yalnızca Türk romanının değil dünya
edebiyatının da önde gelen isimlerinden biri olan Yaşar Kemal’in yapıtları kırkı aşkın dile çevrilmiştir. Yaşar Kemal, Türkiye’de aldığı çok sayıda ödülün yanı sıra yurtdışında aralarında Uluslararası Cino del Duca ödülü, Légion d’Honneur nişanı Commandeur payesi, Fransız Kültür Bakanlığı Commandeur des Arts et des Lettres nişanı, Premi Internacional Catalunya, Fransa Cumhuriyeti tarafından Légion d’Honneur Grand Officier rütbesi, Alman Kitapçılar Birliği Frankfurt Kitap Fuarı Barış Ödülü’nün de bulunduğu yirmiyi aşkın ödül, ikisi yurtdışında beşi Türkiye’de olmak üzere, yedi fahri doktorluk payesi aldı.
 

Bibliyografya

Öykü

Sarı Sıcak, İst.: Varlık, 1952
Bütün Hikâyeler, İst.: Cem, 1975.

Roman

İnce Memed, 1. c., İst., 1955; 2. c., İst., 1969; 3. c., İst., 1984; 4. c., 1987
Teneke, İst.: Varlık, 1955
Orta Direk, İst.: Remzi, 1960
Yer Demir Gök Bakır, İst.: Güven, 1963
Ölmez Otu, İst.: Ant, 1968
Akçasazın Ağaları / Demirciler Çarşısı Cinayeti, İst.: Cem, 1974
Akçasazın Ağaları / Yusufcuk Yusuf, İst.: Cem, 1975
Yılanı Öldürseler, İst.: Cem, 1976
Al Gözüm Seyreyle Salih, İst.: Cem, 1976
Allahın Askerleri, İst.: Milliyet, 1978
Kuşlar da Gitti, (uzun öykü) İst.: Milliyet, 1978
Deniz Küstü, İst.: Milliyet, 1978
Hüyükteki Nar Ağacı, İst.: Toros, 1982
Yağmurcuk Kuşu / Kimsecik I, İst.: Toros, 1980
Kale Kapısı / Kimsecik II, İst.: Toros, 1985
Kanın Sesi / Kimsecik III, İst.: Toros, 1991
Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana, İst.: Adam, 1997
Karıncanın Su İçtiği, İst.: Adam, 2002
Tanyeri Horozları, İst.: Adam, 2002.

Şiir

Bugünlerde Bahar İndi, İst.: YKY, 2010

Destansı Roman

Üç Anadolu Efsanesi, İst.: Ararat, 1967
Ağrıdağı Efsanesi, İst.: Cem, 1970
Binboğalar Efsanesi, İst.: Cem, 1971
Çakırcalı Efe, İst.: Ararat, 1972.

Röportaj

Yanan Ormanlarda 50 Gün, İst.: Türkiye Ormancılar Cemiyeti, 1955
Çukurova Yana Yana, İst.: Yeditepe, 1955
Peribacaları, İst.: Varlık, 1957
Bu Diyar Baştan Başa, İst.: Cem, 1971
Bir Bulut Kaynıyor, İst.: Cem, 1974
Röportaj Yazarlığında 60 Yıl , İst.: YKY, 2011

Deneme-Derleme

Ağıtlar, Adana: Halkevi, 1943
Taş Çatlasa, İst.: Ataç, 1961
Baldaki Tuz, (1959-74 gazete yazıları) İst.: Cem, 1974
Gökyüzü Mavi Kaldı, (halk edebiyatından seçmeler, S. Eyüboğlu ile)
Ağacın Çürüğü: Yazılar-Konuşmalar, (der. Alpay Kabacalı) İst.: Milliyet, 1980
Yayımlanmamış 10 Ağıt, İst.: Anadolu Sanat, 1985
Sarı Defterdekiler: Folklor Derlemeleri, (haz. Alpay Kabacalı) İst.: Yapı Kredi, 1997
Ustadır Arı, İst.: Can, 1995
Zulmün Artsın, İst.: Can, 1995.
Binbir Çiçekli Bahçe, İst.: YKY, 2009.
Bu Bir Çağrıdır, İst.: YKY, 2012.

Çocuk Romanı

Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca, İst.: Cem, 1977

Çeviri

Ayışığı Kuyumcuları (A. Vidalie; Thilda Kemal ile), İst.: Adam, 1977

Kitabın Ege Yolculuğu Başlıyor…

Nisan 11, 2012 in Genel, Kitap

   Etkinlik Programı          İmza Günleri
Bu sene on yedincisi düzenlenen İzmir Kitap Fuarı 14-22 Nisan 2012 tarihlerinde Uluslararası İzmir Fuar Alanı’nda okurlarla buluşmaya hazırlanıyor.
Yaklaşık 350 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla düzenlenecek olan fuar dokuz gün süresince söyleşi, panel, şiir dinletileri, dans gösterisi ve çocuk etkinlikleriyle 120 etkinlik gerçekleştirilecek.
 
“Sabahattin Ali “Bir Fotoğraf Camı Sergisi”
17. İzmir Kitap Fuarı ‘nda yer alacak Sabahattin Ali “Bir Fotoğraf Camı Sergisi”nde, 41 yıllık kısa yaşamına çok sayıda eser ve tercüme sığdıran, Türkiye’nin farklı yerlerinde öğretmenlik yaparken öğrencileri üzerinde derin izler bırakan, Ankara’da Devlet Konservatuvarı’nın kuruluşunda ve ilk öğrencilerinin yetişmesinde büyük emeği olan Sabahattin Ali’nin en büyük tutkularından biri olan fotoğrafları sergileniyor. Sabahattin Ali’nin yaşamöyküsünün fotoğraflarla anlatıldığı sergi, yazarın ailesi, çocukluğu, gençliği, Almanya’da yaşadığı yıllar, öğretmenlik, askerlik, evlilik ve babalık dönemleri gibi başlıklı bölümlerden oluşuyor. 15 Nisan Pazar günü Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali ve sergi küratörü Sevengül Sönmez’in katılımıyla gerçekleşecek olan sergi söyleşisi düzenlenecek. Söyleşide izleyicilerin de katılımıyla, sergi ve yazarın edebiyatçı kişiliği konuşulacak.
 
“Çizgilerle Erdal İnönü Karikatür Sergisi”
Sevinç ve Erdal İnönü Vakfı tarafından gerçekleştirilen karikatür sergisinde Bedri Koraman, Tan Oral, Erdoğan Başol, Nehar Tüblek, Can Kıraç gibi değerli karikatüristlerin kaleminden Erdal İnönü çizimleri sergilenecek.
Girişin ücretsiz olduğu 17. İzmir Kitap Fuarı, her gün 11.00-20.00, kapanış günü 22 Nisan 2012 tarihinde ise 11.00-19.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir.
 
[sam_ad id="17" codes="true"]
 
Fuarın Onur Konuğu Yaşar Aksoy
1947 yılında İzmir Karşıyaka’da doğdu. İstanbul Teknik Üniversitesi’nden (Y. Kimya Mühendisi-1971) ve Ege Üniversitesi’nden (Y. Endüstri Mühendisi-1976) mezun oldu. Mesleğinin yanı sıra 1965’ten itibaren İstanbul’da Akşam Gazetesi ve Türk Yolu, dergisi, Demokrat İzmir Gazetesi, Yeni Asır gazetesi, Star gazetesi ve halen Hürriyet gazetesinde kültür sanat muhabirliği, kültür sanat yönetmenliği,araştırmacılık ve köşe yazarlı olarak çalıştı. Ege ve İzmir kültürü üzerinde yoğunlaşan kitapları yayınlandı.
Uluslararası İzmir Araştırmaları Merkezi’ni kurarak İzmir’i Fransa, İsrail, Yunanistan ve Amerika Birleşik Devletleri’nde tanıttı.İzmir Tarih Konferansları ve Gezileri’ni bundan 20 yıl önce başlatan Yaşar Aksoy’un yazıları, konferansları, kitapları ve sanat etkinlikleriyle yerel kültüre yaptığı katkılar sebebiyle Karşıyaka’da çocukluğunun geçtiği sokağa ve Asansör’de bir parka ismi verildi.
Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü’ne bağlı olarak “Devrim Tarihi” dersleri veren Yaşar Aksoy, 20 yıldır Çeşme Tarihi ve Kültürü’nü araştırıyor ve “Çeşme Arşivi”ni kurma çalışmalarını yürütüyor. 
Yaşar Aksoy fuar süresince çeşitli etkinliklerde konuşmacı olarak İzmir Kitap Fuarı’nda olacak.
 
Hollanda Palonia Dans Grubu Fuarın Konuğu
31. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nın Onur Konuğu Hollanda yıl boyunca süren etkinlikler kapsamında İzmir Kitap Fuarı’na da katılıyor. Fuarda Hollanda kültürüne ait kitapların yer alacağı kitapların yanı sıra bir de dans gösterisi gerçekleştirilecek. Geleneksel folklorüne ait dansları sergileyecek Palonia dans grubu 20 Nisan Cuma günü İzmir Kitap Fuarı’nda olacak.
Girişin ücretsiz olduğu 17. İzmir Kitap Fuarı, her gün 11.00-20.00, kapanış günü 22 Nisan 2012 tarihinde ise 11.00-19.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir.

İstanbul’a dair her şey bu kütüphanede.

Mart 25, 2012 in Genel, Kitap, Kültür

Ömrü’nün büyük bir kısmını İstanbul ve İstanbul’un kültür mirasını korumaya adayan ve bir yazısında

“Dünyaya armağan ettiğim bir reçel damlası kadar bu küçük eserimle, bütün hüznüme karşılık, yine de mutlu sayılmaz mıyım?“Dünyada sık savaşlar değil, sevgiler olsa, ön yargılar değil, deneyimler konuşsa, özetle her sokak bir Soğukçeşme Sokağı ve her ev bir Konuk Evi olsa.” diyen Çelik Gülersoy’un son 400 yılın yayınlarından oluşan kendi zengin koleksiyonunu bu amaca vererek,  1990 yılında yapımını gerçekleştirdiği İstanbul Kitaplığı, 10 bin eserle ”şehrin belleği” niteliğini taşıyor.

Kütüphane Müdürü Neslihan Yalav, AA muhabirine yaptığı açıklamada, merhum Çelik Gülersoy’un İstanbul ve Türkiye’de çok tanınan bir isim olduğunu ve kente önemli eserler kazandırdığını kaydetti.
Gülersoy’un İstanbul aşığı bir insan olduğu için şehre ait kitaplardan oluşan büyük bir kitaplığının bulunduğunu, bu kitapları yıllarca toplandığını anlatan Yalav, sonuçta bu kütüphanenin oluştuğunu belirtti.
Yalav, dünyanın en güzel ve gözde kentinin tarih boyunca düşünülmemiş bir kitaplığa sahip olduğunu, imparatorluklara başkentlik yapan İstanbul hakkında sayısız denebilecek yayınlar hazırlandığını bildirdi.
Kütüphanenin 1990 yılında 6 bin kitapla kurulduğunu, ancak şu anda 10 bin civarında kitabın bulunduğunu aktaran Yalav, ”Kendisinden bahseden bütün eserlerin toplandığı bir kitaplık, bir arşivdir” dedi.
 

‘Özellikle turistlerin büyük bir ilgisi var’

Çeşitli dillerde İstanbul ile ilgili yazılmış kitapların da bulunduğunu ifade eden Yalav, şunları söyledi:
”İngilizce, Almanca, Osmanlıca, Yunanca yazılan kitaplar var. Sadece İstanbul’u ilgilendiren kitapların bulunduğu bir kütüphane olması açısından önemli bir yer. İstanbul ile ilgili her şeyi, her bilgiyi burada bulmak mümkün. Konusu İstanbul ile sınırlı olunca, İstanbul ile ilgilenenlerin geldiği bir iktisat kütüphanesi. Dönem dönem öğrencilerin ödevleriyle bağlantılı olarak daha çok talep oluyor. Dönem dönem araştırmacıların kısa süreli gelip çalıştığı bir kütüphane. 1990 yılından beri varlığımızı sürdürüyoruz. Japonya’dan okuyucu gelip burayı bulabiliyorsa, İspanya’dan gelen akademisyen burada doktora tezi hazırlayabiliyorsa, kitaplığımızın önemli bir arşiv olduğunu gösteriyor. Özellikle turistlerin büyük bir ilgisi var.”
 

‘Kitaplığı her fırsatta zenginleştirmeye çalışıyoruz’

Kütüphaneyi, 20 yılı aşkın bir süredir hizmet vermesine rağmen yeni öğrenen insanların da bulunduğu dile getiren Yalav, sözlerine şöyle devam etti:
”Çelik beyin kendi kurduğu vakfın, işleyen tek organı İstanbul kitaplığı. Çelik beyin açtığı dönemde konusu sadece İstanbul ile sınırlı olarak belirlendiği için bu alanda belki de tek kitaplıktı. O dönem ilk ve tek kütüphane olduğunu tahmin ediyoruz. Onun üzerine şimdi İstanbul Araştırmaları Enstitüsü var. Çelik bey burayı İstanbul’un belleği olarak nitelendirmiş. İstanbul’u ilgilendiren kitaplar yayınlandıkça satın alıyoruz ya da bağış yoluyla o kitaplar geliyor. Geçen sene İstanbul Avrupa Kültür Başkenti olduğu için pek çok yayın hazırlandı. Yayınların hepsine yetişmek çok mümkün değil. Bir kısmını talep ediyoruz ya da bağışlayan bağışlıyor. Kitaplığı her fırsatta zenginleştirmeye çalışıyoruz.”
 

Kütüphanedeki eserler

Kitaplığın klasik kütüphane ortamından farklı olduğunu aktaran Yalav, ”Sıcak, güzel bir ortam. İki katlı binanın zemin katı, dergiler, fazla eserlere ayrılmıştır. Üst katı nadide eserlerin yer aldığı zengin koleksiyon ve okuma katıdır. Kitaplığın camlarından nefes kesen bir tablo olarak Ayasofya görülüyor. Kitaplıkta, Roma ve Bizans, Osmanlı tarih, seyahatnameler, sefaretnameler, hatıralar, güzel sanatlar, biyografi, İstanbul’la ilgili şahsiyetler ve onların diğer eserleri, edebiyat eserleri, şehircilik ve belediye sorunları, kuruluşlar, İstanbul rehberleri ve dergiler de yer alıyor” diye konuştu.

Bina yeri, İstanbul’un tarihi özelliğini olduğu gibi sürdüren, bakir ve karakterli bir köşesidir: Ayasofya’nın arkasından dolaşan Soğukçeşme Sokağı.
Bütünüyle Türkiye’nin Turing ve Otomobil Kurumu tarafından, küçük oteller dizisi olarak hazırlanan bu sokağın yapılarından bir tanesi, dünya çapında önem taşıyan bir kültür kurumu olmuştur.

KİTAPLIĞIN BÖLÜMLERİ

1. Roma ve Bizans
2. Osmanlı Tarihi
3. Etütler
*İstanbul’u sistematik ve bütünüyle inceleyen eserler.
*İstanbul’la ilgili olan bir konuyu inceleyen eserler
*İstanbul’un bir tek semtini veya yapısını inceleyen eserler.
4. Seyahatnameler
5. Sefaretnameler
6. Hatıralar
7. Güzel sanatlar
8. Biyografi
9. Edebiyat
10 Şehircilik
11.Kuruluşlar
12. Türkiye Hakkında Genel Kitaplar
13. Türkiye Rehberleri
14. İstanbul Rehberleri
15.Gravür ve Fotoğraf Albümleri
16. Referans Kitapları
17. Dergiler

İstanbul Kitaplığı, içerdiği bu bölümleri oluşturan eserlerden en önemlilerini Türkçe’ye çevirterek, bu kategorinin başlıkları ile, bir dizi yayını da yapacaktır.
Kitaplık, iki katlı binanın zemin katı müracaat; dergiler, fazla eserler ve nadide kitapların fotokopileri, arşiv ve teknik gereçlere ayrılmıştır. Üst katı, nadide eserlerin yer aldığı zengin koleksiyon ve okuma katıdır.

 

Şiir Çağının Yankısıdır..

Mart 21, 2012 in Edebiyat, Genel, Şiir

21 Mart Dünya Şiir Günü, bugün İstanbul’un her iki yakasındaki çeşitli etkinliklerle kutlanıyor.
Türkiye Yazarlar Sendikası’nın düzenlediği etkinlikler, bugün saat 11.00’de Kadıköy’de Beşiktaş İskelesi’nde Şiir Günü Bildirisi’nin okunmasıyla başladı. Bildirinin okunmasının ardından vapurla Beşiktaş’a geçilecek, vapurda şiirler okunup yolculara şiirler ve şiir dergileri dağıtıldı. Beşiktaş İskelesi’nde de bildirinin okunmasının ardından Beşiktaş Çarşısı’nda yine şiir dergileri ve şiirler dağıtıldı.
Sendikanın ikinci etkinliği ise, Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Maslak Kampusu’nda saat 15.00’te düzenlenecek bir panel olacak. Mustafa Köz’ün yöneteceği “Sanatta Yaratı Süreci” başlıklı panele, Prof. Meriç Hızal, Prof. Dr. Zeynep Sayın, sanat eleştirmeni Canan Beykal ve şair Salih Bolat konuşmacı olarak katılacak. Panelin ardından Oya Uysal, Gülce Başer, Osman Serhat ve Hüseyin Alemdar şiirlerini okuyacak.
Sendikanın düzenlediği günün son etkinliğindeyse Galeri Işık İstanbul’da saat 17.30’da 37 heykeltıraşın 37 şiirden esinlenerek yaptığı heykellerle şiirler, “Esin mi Şeytan mı?” adlı kokteyl-sergiyle izleyicilerle ve okurlarla buluşacak.
Türkiye PEN Kulübü’nün Dünya Şiir Günü etkinliği ise, bugün saat 19.00-20.30’da İstiklal Caddesi’ndeki Fransız Kültür Merkezi’nde yapılacak. Dünyada tutuklu yazar ve gazetecileri temsilen sahnede bir “Boş İskemle” de yer alacak.
İlk bölümde Tarık Günersel, Sivas katliamında yitirilen aydınlardan Metin Altıok ileBehçet Aysan’ın birer şiirini sunacak. Bunu, Bağımsız Çin PEN Merkezi’nin hapiste olan önceki başkanı Liu Şiaobo ile İzmir’de hapiste olan PEN üyesi Halim Yazıcı’dan birer şiir izleyecek. Selim Temo’nun “Kürt Şiiri Antolojisi” ile Gülsüm Cengiz’in“Kadınlar İçin Söylenmiştir” adlı antolojisinden şiirler sunulacak. Geçen yılın PEN Şiir Ödülü’nü kazanan Sait Maden’in Baudelaire çevirilerine değinilecek. Sennur Sezer’in“Dilsiz Dengbêj” adlı kitabından bir şiir ile ikinci bölüme geçilecek.
İkinci bölümde, PEN Barış için Yazarlar Komitesi Başkanı Gülsüm Cengiz bu yılın PEN Şiir Ödülü’nü kazanan Sennur Sezer ile ilgili bir konuşma yapacak. Sezer’den şiirler paylaşılacak ve kendisine Türkiye PEN Kulübü’nün Şiir Ödülü takdim edilecek. Ardından Sezer, kaleme aldığı Dünya Şiir Günü Bildirisi’ni okuyacak.
Dramaturg Özge Ökten’in sunacağı etkinliğin üçüncü bölümünde, Fransa’dan davetli olarak gelen PEN Uluslararası Yönetim Kurulu Üyesi ve Fransa PEN BaşkanıSylvestre Clancier ile sohbet yer alacak ve Clancier’den şiirler Prof. Dr. Levent Yılmaz’ın çevirileriyle paylaşılacak.

 

Şiir Günü Bildirisi

Şiir, çağının seslerinin yankısını taşır: Kahkahalar, çığlıklar, ıslıklar… Aşk şarkılarına marşlar karışır, ağıtlara çocuk sesleri. Çok sesli bir korodur şiir, bir orkestra.

Şairler hükümdarlara övgüler yazsalar da bu sesleri şiirin orkestrasına ekleyemezler. Bir yıl geçmeden yıpranır gider o övgülerin kumaşı.

Eskimeyen, yaşamaya övgüdür, adalete, aşka.

Bir de diktatörlere yazılmış alaylar eskimez, bin yıllarca.

Şairler söz ustasıdır. Anadildir ustalığın nedeni. Vay şairlere ana dilini yasaklayana. Vay insanlara şiiri yasaklayanlara! Her dilde aşağılanmalı insanın düş gördüğü dilde yazmasını, şarkı söylemesini engelleyenler. Onlar için sövgüler bile armağan sayılmalı. Adları silinmeli tarihten.

Şiir, çağının seslerinin yankısıdır. Şair bu sesleri işler olan gücüyle. Aşk şarkıları, yaşama övgüleri duyulsun ister şiirinde. Hıçkırıklar aşktan kopsun, bir ağlayış olacaksa çocuğun ilk ağlayışı olsun.

Ve kadınlar, sesleri yüzyıllardır savaşları lanetlemekten yorgun, ağıtlardan kısık, şiirler söylerler güzel günler için, rüzgâra karışır. Onlara şiir yazılmaz, yazılanlar aşka övgüdür belki.

Şiir, çağının seslerinin yankısıdır. Sokaklardan kopup gelen seslerin uğultusudur. Zafer şiirlerinde ölen askerlerin analarının ağıtı duyulur. Aç çocuk ağlayışları ve dul kadınların çığlıkları. Bu yüzden ürperir bu şiirleri okuyanlar.

Çağının seslerinin yankısı duyulur şiirde.  Şiirinde güzel seslerin yer almasını isteyen şairin işi zordur. Çünkü açlığı, savaşları durdurmak için uğraşmak zorundadır. O şairlerin seslerini duyarız, çocuk seslerine kulak verdiğimizde.

Sennur SEZER

Anadoluda Düğün Gelenekleri ve Kutsal Evlilik Ritüeli- Dr.Cengiz Çetin

Şubat 20, 2012 in Kültür Mirasımız

 Dr. Cengiz ÇETİN
Ankara Üniversitesicngzcetin@yahoo.com
 
Doğanın ilkbahar, yaz, kış ve sonra tekrar ilkbahar şeklindeki sürekli devinimi insanoğlunun daha toplayıcı ve avcı olduğu erken dönemlerden itibaren dikkatini çekmiş olmalıdır. Kurak geçen kış ve ilkbaharın ardından gelen kıtlık kültürel yaşamın henüz filizlendiği bu erken dönemlerden itibaren insanın en büyük korkusu olmuştur. Bu nedenle insanoğlu mevsimsel döngünün düzenli işlemesini, bunun sonucunda doğacak bereketi ve bereketin sürekliliğini sağlamak için kendinden bir takım çabalar sarf etmiş olmalıdır. Belki de Fransa’da Lascaux, Chauvet ve İspanya’da Altamira gibi mağaraların duvarlarına günümüzden 20 bin yıl önce yapılan resimler bu çabanın ilk örneklerini temsil etmektedir. Bereketin sürekliliğine duyulan ihtiyaç ve bunun yokluğuna karşı hissedilen korku tarımsal yaşama geçilen Neolitik dönemle birlikte daha da artmış olmalıdır. Çatalhöyük, Hacılar gibi neolitik yerleşimlerde bulunan kalçaları ve göğüsleri abartılı bir biçimde şekillendirilmiş ana tanrıça heykelcikleri bu korkunun ürünüdür. Hamile kadının karnının büyümesi, ilkbaharda toprağın kabarmasına, bebeğin büyüyen karından zamanı dolunca çıkıp gelmesi, ürün veren toprağa benzetildi. Toprak ne kadar bol ürün verirse insanların sayısı da o denli artıyor, toprak ürün vermediğinde ise, insanların sayısı azalıyordu. Böylece kadının doğurma yetisiyle doğanın bereketi arasında bir bağlantı kuruldu. İnsanoğlu toprağı bir kadın, kadını da bir tanrı olarak gördü ve sonuçta bu iki soyut varlık bir bütüne dönüştüğünde her şeyi doğurarak yaratan bir tanrıça olan toprak ana ortaya çıktı. Dünyadaki bütün canlıları besleyen bir anlamda da doğuran toprak yani ana tanrıça idi. Kadın ile toprak arasındaki bu ilişki kurulduğunda bereketin sağlanabilmesi için eksik olan tek şey bir erkek tanrının ortaya çıkarak bu toprak kadını döllemesiydi. Tarım kültürüne dayalı toplumların yaradılış mitolojileri incelendiğinde yeryüzünde hiçbir şey yokken, yalnızca doğurgan bir kadın olan yerin var olduğunu, bu kadının kendi kendine (kladogenesis) gök tanrıyı yarattığı daha sonra da onunla birleşerek gökle yer arasındaki diğer bütün varlıkları ve bunları yöneten tanrıları yarattığı görülür.
Bu tanrı ve tanrıça seviştiklerinde yeryüzü yeşeriyor, toprak hamile kalıyor yani ilkbahar geliyor, yazın yetişen ürün son baharda hasat ediliyor yani toprak doğuruyor, bereketli ürünle kışın yeni doğan bebekler ve diğer aile bireyleri bir sonraki bahara kadar beslenebiliyordu. Ancak tanrı ve tanrıçanın her ilkbaharda birleşmesini garanti altına almak için insanların bir şeyler yapması gerekiyordu. Eğer bu süreç doğal akışına bırakılırsa bazı yıllar işler yolunda gitmiyor, tanrı ve tanrıça birleşmediği için kıtlık oluyordu. Bu nedenle insanoğlu tanrı ve tanrıçanın yerine geçip, olmasını istediği olayı yani cinsel birleşim ve doğumu bir oyun şeklinde taklit etti. İnsanoğlu böylece tanrı ve tanrıçayı bir çeşit büyü yoluyla etkileyebileceğini düşündü. İnsanların doğanın bereketini sağlamak ve artırmak için düzenledikleri bu oyun ve hareketlerin tümüne kutsal evlilik (hieros gamos) ritüeli adı verilir.
Kutsal evlilik ritüeli Anadolu ve çevresindeki tarım kültürünü yaşayan tüm eski uygarlıklarda görülen bir ritüeldir. Ritüelin kutlanışındaki amaç, doğayı büyü yoluyla etkilemek ve böylece mevsimsel döngünün aksamadan yürümesini sağlamak, bunun sonucunda da bol ürünle yaşamın ve soyun devamlılığını garanti altına almaktır. Ritüelin tören aşamaları Anadolu ve çevresindeki bütün uygarlıklarda, törensel sıralamadaki küçük farklılıklar dışında, hemen hemen aynıdır. Ritüel, kutsal bir su kaynağından getirilen bir suyla arınmayı içeren bir törenle başlar. Kurban-sunu ve geçit töreninin ardından, kutsal birleşimin bir tiyatro oyunu gibi canlandırılması ile devam eder ve bu birleşimin doğuracağı bereketin kutlandığı, toplu yenilen bir yemeği de içeren, müzik eşliğinde eğlenilen bir törenle sona erer.
 
İnsanların her ilkbahar ve hasat mevsiminde tekrarladığı bu oyunlar zamanla geleneklere yerleşti ve toplum içindeki her evlilik kutsal bir anlam kazandı. Günlük yaşamdaki sıradan düğünler de kutsal evlilik ritüeli formatında düzenlenmeye başlanınca, ritüele ilişkin kimi öğeler, düğün adetleri içinde önemli ölçüde değişime uğramış olsa da kuşaktan kuşağa aktarılarak günümüze kadar yaşatılmıştır. Bu makalenin amacı Türk Halkı düğün gelenek ve göreneklerini inceleyerek kutsal evlilik ritüeline ile olan benzerliklere dikkati çekmek ve böylece Türk Halkı’nın hâlâ yaşatmakta olduğu kimi geleneklerin kökenine ışık tutmaktır.

Türk Düğün Geleneklerinde Kutsal Evlilik Ritüeline İlişkin İzler

 
Anadolu Türk Halkı için düğün, kuralları toplum tarafından belirlenerek kesinleştirilmiş kutsal bir törendir. Anadolu Türkleri düğün törenine, Anadolulu eski toplumların her dini törenden önce yaptığı gibi, İslam dininin de bir gereği olan, yıkanarak arınma işlemiyle başlar. Diyarbakır’da nikâhtan sonra gelin ve güvey banyosu yapılır. Elazığ’da ise gelin ve damat evde yakınları tarafından yıkanırlar. Ankara – Nallıhan’ın Sobran Köyünde gelin ve damat düğün öncesi ve sonrasında İbik Kaşı denilen ve kutsal sayılan bir pınardan taşınan su ile yıkanırlar.
İlk olarak Sumerli ana tanrıça İnanna’nın koruyucu tanrıçası; Dumuzi’nin ise kralı olduğu Uruk şehrinde kutlanan İnanna-Dumuzi kutsal evlilik ritüelininde de çiftler evlenmeden önce yıkanarak arınırlardı. Arkeolojik verilere göre İnanna, M.Ö. 3.bin yıl ve hatta daha öncesinden beri Uruk şehrinin koruyucu tanrıçasıdır. Kral listelerinde adı geçen Dumuzi ise, M.Ö.3. bin yılın ilk yarısında Uruk kralı olarak görülmektedir. Bu nedenle İnanna-Dumuzi kutsal evlilik ritüeli, en geç M.Ö.3.bin yılın ilk yarısından itibaren her yıl düzenli olarak kutlanmış olmalıdır. Bununla birlikte, elimizde bulunan konuyla ilgili metinlerin en eskisi M.Ö.3.bin yılın ikinci yarısından daha erken bir tarihe ait değildir. Kral Dumuzi’nin ardından kralların tanrıça İnanna’nın kocası olması geleneği yüzyıllar boyunca; önce Sümer, daha sonra Sümer ve Akad kralları tarafından uygulanmış ve böylece tören, her yıl düzenli olarak kutlanan ulusal bir şenliğe/bayrama dönüşmüştür. Efsaneye göre İnanna, kendisini annesinden istemek üzere gelen Dumuziye evin kapısını açmadan önce (annesinin öğüdüne uyarak) yıkanır, güzel elbiseler giyinir, makyajını yapar. Sonra da Dumuzi’nin karşısına çıkar ve onu içeri alır. Sevinç içinde kucaklaşırlar ve belki de karı koca olurlar. Romalılar Frigya’da bereket tanrısı Attis’le evliliği kutlanan ana tanrıça Kybele tapınımını Romo’ya taşıdığıktan sonra yaptıkları Manga Mater tapınağında tanrıça heykelinin yıkanması için bir düzenek kurulmuştu. Anlaşılan kült heykelinin yıkanması Kybele tapınımının başlangıcından itibaren önemli bir Roma töreni olmuştur. Bu nedenle kült heykelinin yıkanması 22 Mart’ta Kybele onuruna düzenlenen bahar şenliğinin de önemli bir parçası olmuştur. Antik Yunan’da ise, gelin ve damat düğün öncesi kutsal bir su kaynağından taşınan su ile yıkanarak arınırlardı.
Yıkanarak arınma töreni bazen, antik dönemde de örneklerini gördüğümüz bir erginlenme törenini de içerir. Yozgat’ta pazartesi günü geline erkek tarafından kına hamamı yapılır. Gelinin yıkanmasını takiben, soyunma yerinde genç ve bekâr kızlar ellerinde yanmış mumlar olduğu halde gelinin etrafında bir halka oluştururlar. Gelinin o zamana kadar kâkülüne dokunulmamıştır. O gün dua ve ilahilerle kâkülü kesilir ve böylece gelin erginlenerek kızlığa veda etmiş olur. Erzincan’da gelinin saçları zülüf perçem dedikleri gibi yanak veya önden bir ayna üzerine kesilir. Eğin Kemaliye Sösük köyünde kızlar gelin olurken saçları kesilerek bir ayna üstüne düşürülür. Ankara-Nallıhan’ın Hıdırlar köyünde kına gecesinde gelinin zülüfleri kesilir. Nallıhan’ın Sobran köyünde gelinin zülfü, kına gecesinin ertesi sabahı gelin alıcılar gelmeden kesilir. Kakül ya da zülfü kesildikten sonra geline artık genç bir kadın gözüyle bakılır ve öyle davranılır. O bu törenle çocukluk çağına veda ederek genç kadınlık çağına girer. Kesilen saçların ayna üstüne dökülmesiyle gelinin uzun ömürlü ve bereket dolu bir hayat süreceği düşünülür. Frig tanrıçası Kybele, ana tanrıçalığının yanı sıra bir kader tanrıçası olarak da tapınım görmüştür. Kybele kader tanrıçalığı niteliğini elindeki aynayla gösterir. Bu nedenle Anadolu Türk Halkı tarafından aynanın kaderi tayin eden bir araç olarak görülmesi kökü eski kültlere dayanan bir inançtır.
Konya’da oynanan Güççe Düğünü adlı oyun genç kızların erginlendiği bir törendir. On-on iki yaşlarına kadar bebeklerle oynayan kızların bu yaştan sonra bebekle oynamalarına garip bir oyunla son verilir. Oyuna kızın bütün arkadaşları, bütün komşular tıpkı bir düğüne davet olunur gibi davet edilir. “Bizim kızın güççe düğünü var, buyurunuz” denir. Düğün günü çocuğun oynadığı bebek bir gelin gibi süslenir, tellenir, odanın yüksekçe bir köşesine oturtulur. Güççe düğününe çalgı çalıp türkü söyleyecek kimseler de çağrılmıştır. Davete gelen aynı yaştaki kızlar da çalınan havalara göre oynarlar. Güççe düğünü yapılan kız çocuğu bu andan itibaren bir daha bebeğiyle oynamaz.
Antik Yunan’da gelin ve damadın yıkanarak arınıp gelinlik ve damatlıklarını giyinmelerinden hemen sonra Güççe Düğü’nündeki erginlenme törenine benzer bir tören gerçekleştirilirdi. Bu tören sırasında gelin, bir altarın (sunu masası) önünde içki sunusu (libasyon) yapar, o güne kadar hiç kesmediği kızlık saçından bir tutamı, oyuncaklarını ve kızlık giysilerini bakireliğin ve saflığın temsilcisi olan ana tanrıça Artemis’e sunar, böylece çocukluk çağını eride bırakarak erişkin bir birey olurdu. Aynı şekilde damat da ilk tıraşından sakladığı bir tutam sakalı ile birlikte çocukluk giysilerini ve oyuncaklarını bir sunak önünde tanrıçaya sunarak erginlenirdi. Aşağıda verilmiş olan şiirde Hellenli bir kızın, bakirelik simgesi ana tanrıça Artemis’in altarı önünde geçekleşen erginlenme töreni anlatılmaktadır.
Timaret, Timaretos’un kızı
Düğünden önce
Saç örtüsünü, bir tutam saçını
Ve de kızlık elbiselerini
Tefini ve güzel topunu
Tanrıça Artemis’e adadı.
Bir bakireden diğer bir bakireye,
Ona yakışır bir şekilde.
Sen Leto’nun kızı,
Çocukluk ötesini elinde tut
Ve bu bakir kızı
Bakir yolunda koru
Nallıhan Hıdırlar köyünde damat güvey odasına girerken köyün en yaşlı ve bilge kadınının bacakları arasından geçer. Yine Nallıhan’ın Sobran köyünde bu kez gelin, damadın annesinin bacakları arasından geçerek güvey odasına girer. Genç insanların yaşlı ve bilge kişilerin bacakları arasından geçmesi tipik bir erginlenme hareketidir. Tarih öncesi toplumlarda gençler, erginlenme töreninin bir gereği olarak klanlarının en yaşlı ve bilge üyelerinin bacakları arasından geçerler ve böylece çocukluk çağından gençlik çağına erginlenmiş olurlardı.
Erginlenme töreninin düğün törenleri içinde yer alıyor olması, bu törenlerin kutsal evlilik ritüellerinin, en azından erken dönemlerinde, bir parçası olduğunu göstermektedir. Zira ilkel toplumlarda erginlenme törenleri, ilkbaharı yer yüzüne geri çağırmak için yapılan kutsal evlenme törenleriyle aynı zamanda gerçekleştirilirdi. O zaman erkek çocuklara erginlik bağışlanır, eşler seçilir ve böylece doğa uyandırılmış olurdu. Belki de gençler için kutsal evlilik törenlerine katılıp görev almak, çocukluk çağından gençlik çağına geçmenin bir yolu idi. Attis’in cinsel organını keserek ölmesinden sonra bir çam ağacına dönüşmesi, Dionysos’un devler tarafından parçalanması, ardından yeniden dünyaya gelmesi ve diğer bütün ölüp dirilme konulu ritüeller, mevsimsel döngüyü simgeliyor olmalarının yanı sıra erginlenme töreni anlamını da taşırlardı. Attis, evlenmeden önce cinsel organını keserek tanrılık katına yükselmiş, Dionysos ise, öldükten sonra yeniden dirildiğinde genç bir bereket tanrısı olarak yeryüzünü bereketlendirmiştir. Ritüelin bu çift anlamı, zamanla birbiri içinde eriyerek bereket kültünün bir parçası olan kutsal evlilik ritüeline dönüşmüştür.
 
Anadolu’da gelinin gözyaşlarının bereketi artıracağı düşüncesi vardır. Gelinin gözyaşlarının bereket getireceği düşünülür, bu nedenle de kına gecesinde gelinin ağlaması için büyük çaba harcanır. Bursa’da gelini ağlatmak için hüzünlü maniler söylenir, çocukluk hatıraları canlandırılır, annesinden ayrılacağı söylenerek gelin ağlatılmaya çalışılır. Gece gelin ortaya çıkarılıncaya kadar kimseye su içirilmez. Gelinin gözyaşlarının bereketle olan ilişkisi, ölüp yeniden dirilmeleriyle mevsimsel döngüyü simgeleyen Dumuzi, Tammuz, Adonis, Attis ve Dionysos için dökülen gözyaşlarını hatırlatır. Bu tanrılar için tutulan yas ve dökülen gözyaşından sonra tanrılar dirilir ve bereket tanrıçalarıyla evlendirilirlerdi. Böylece kıtlık sona erer, bereket dolu ilkbahar yeniden geri gelir, bu durum büyük bir coşkuyla kutlanırdı. Bu nedenle bereketin, özellikle gelinin gözyaşlarından beklenmesi, tarihin derinliklerinde gizli olan kutsal evlilik törenlerinden izler taşımaktadır. Nallıhan’ın Sobran köyünde kına gecesi için oğlan evinden kız evine gönderilen bereketi simgeleyen tohumlu bitkilerden kabak çekirdeği, pamuk çekirdeği ve çörek otundan oluşan hediye kına gecesinin geçmişte bir bereket artırma töreni olarak kutlandığını kanıtlar nitelikte başka bir delildir.
 
Antik Yunan’da düğün günü verilecek ziyafet için hazırlığa günler öncesinden başlanır, tahıl ürünlerinin yanı sıra tanrılar şerefine kurban edilen hayvanların etinden yapılan birbirinden güzel yemekler hazırlanırdı. Bu yemekler arasında “sesame” adı verilen bal ve susamdan yapılan düğün pastası oldukça dikkat çekicidir. Bu pasta, yapımında bol miktarda tohumun kullanılması nedeniyle bereketi ve verimliliği simgelerdi. Bereket tanrısı Dionysos törenlerinde buğdaydan yapılan lapanın anlamı ne ise, düğün yemeği için yapılan bu pastanın anlamı da oydu. Anadolu’nun birçok yöresinde aşure ayında yapılan ve içinde badem, fındık, fıstık, fasulye, nohut, üzüm, buğday gibi çeşitli tahıl ürünleri, bakliyat ve kuru yemişlerin bulunduğu aşureyle bu pastanın, Dionysos lapasının ve Sobran köyünde kına gecesi kız evine gönderilen hediye içeriğinin benzerliği şaşırtıcıdır.
Anadolu’daki gelinin bekâretiyle ilgili inançların da benzerini eski kültlerde bulmak mümkündür. Niğde’de gelinin beline abisi tarafından bir kuşak bağlanır. Sivas Türkmenleri’nde gelin olacak kıza kendinden küçük olan erkek kardeşi gümüş kemer bağlar. Yozgat’ta kızın afifliğini belirtmek için beline kuşak bağlanır. Antik Yunan’da gelin, gelinliğinin üzerine giydiği duvak ve taktığı tacın dışında, beline de yünden örülmüş kırmızı bir kuşak bağlardı. Bu kuşağın rengi, gelinin bekâretini; bağının sıkılığı ise, kocasına olan bağlılık ve sadakatini gösterirdi. Klasik çağ Yunan toplumunda kız oğlan kızlık ve kocasına bağlılık hem aranmış hem de eşlerde ve eş olacak kadınlarda temel erdem olarak kabul edilmiştir. Bununla birlikte kadında, eş ya da kız evlat olarak erdemlilik, bir ahlak ilkesi olarak değil de, kocaya ya da akrabalara karşı bir yükümlülük olarak değerlendirilmiştir. Ancak bu yükümlülüğün uygulanmaması durumunda ciddi bir suç işlendiği ya da büyük bir ihanette bulunulduğu yolunda bir görüşe rastlanmamaktadır. Kadına zina yapma fırsatı vermemek, kocaya ya da kızın babasına düşerdi.
 
Nallıhan’ın Sobran köyünde gelin alıcılar, içinde çörek ve kuruyemiş olan bir tepsiyle kız evine gelirler. Antik Yunan düğün alaylarında taşınan, içinde bereketi artırıcı etkiye sahip olduğu düşünülen tohumlu meyvelerin bulunduğu sepet “likna” ile bu tepsi arasındaki benzerlik şaşırtıcıdır. Yine Sobran’da gelinin annesinin evinden ayrılırken merdivenlere çörek otu saçması da Anadolu’da düğün törenlerinin bereket kültü ve kutsal evlilik ritüeli ile ilişkisini belirten başka bir öğedir.
Anadolu’da ve tarım kültürünün hâkim olduğu diğer coğrafyalarda tohumlu bitkiler, tahıl ürünleri ve bunlardan yapılan çörek veya ekmekler her zaman bereketi simgelemiş ve bereketi artırıcı bir öğe olarak kullanılmıştır. Akhisar’da gelin, güvey evine getirilince sıcak ekmek verilir. Bu bereket ve sıcaklığa işaret eder. Gerede’de gelin güveyi evine geldiği zaman geline ekmek böldürülür. Düğünden bir gün önce yapılan düğün ekmeği hazırlığı sırasında damada ekmek açtırılır ve bu ekmek pişirilmeden ipe asılır. Cuma günü akşamı ipten alınan ekmek ambara atılır. Böylece gelinin geleceği evin ambarı hiç bir zaman kurumayacak, bereket eksik olamayacaktır. Tokat’ta gelinin sağ koltuğu altına kuran, sol koltuğu altına ekmek konur. Gelin güvey evine girdikten sonra bu ekmek davetlilere dağıtılır. Nallıhan’ın Hıdırlık köyünde düğün öncesi kız ve oğlan tarafı ekmek yapar ve çeyizlerin arasına bu ekmekler konur. Gelin, üzümlü bir ekmek yapıp içine de para koyar. Sonra bu ekmeği en yakın arkadaşlarına dağıtır. Geline verilen ekmek, damada yaptırılan ekmeğin ambara atılması gibi öğeler gelin ve damadın bereket üzerinde etkili bir büyüsel güce sahip olduğu inancının varlığını göstermektedir.
Nallıhan’ın Hıdırlar köyünde, düğün öncesinde oğlan evi kız evine un getirir. Kızın takıları bir un çuvalının üzerinde tüfek gibi birbirine çatılmış halde ayakta duran oklavaların uçlarına takılır. Getirilen un bu düzeneğin üzerinden çuvala dökülür. Un, Anadolu’nun hem antik hem de günümüz Türk Halkı için bir bereket öğesidir. Onun gelinin takılarının üzerinden dökülmesi hem unun hem de gelinin bereketinin artırılması içindir.
Alacahöyük’te gelin cuma veya pazar gün doğarken alınır. Gelin, güvey evine getirildiğinde attan inmeden önce kendisine bir bardak su verilir. Suya sağ elinin küçük parmağını sokar, gençler bu suyu kısmetleri açılsın diye içerler. Diyarbakır’da gelinin güveyi evine girerken testi kırması uğur sayılır. Gelin eve girdikten sonra avluda sağ eli ve sağ ayağı yıkanır. Nallıhan’ın Hıdırlar köyünde gelin annesinin evinden çıkarılırken arkasından su dökülür.
 
Erzurum’da gelin babasının evinden çıkarken arkasından su serpilir ve Güvey evine girerken de bir leğende el ve ayaklarını yıkar. Leğende biriken su, hem gelinin eve bağlanması hem de bereketin artması için eşiklere, mutfak ve tandır başlarına serpilir. Kastamonu’da gelin eve elindeki testiden su dökerek girer. Karaburun’da gelin pınarda yıkanan kına suyunu serperek güvey evine girer. Sivas’ta zifaf gecesinin sabahı bir kazan su ısıtılarak komşulara dağıtılır. Gelinin teninin değdiği suyun bereket ve uğur getireceği inancı, gelinin ve dolayısıyla onun düğünün bereket kültüyle olan ilişkisini açıklamaktadır.
Nallıhan’ın Sobran köyünde gelin attan dualar eşliğinde indirilir. Bu sırada damat evin yüksekçe bir yerine çıkar, gelin bahçe kapısından içeri girerken başına para ve şeker atar. Alacahöyük’te gelin güvey evine atla getirilir. Gelin, damat tarafından atan indirilirken sağdıcın annesi gelinin başına çerez ve para serper. Para, Anadolu Türk Halkı tarafından uğur sayılır ve onun doğanın bereketi üzerinde olumlu etki yaratan bir güce sahip olduğuna inanılır. Alacahöyük’te, gelin arabadan oğlan tarafından indirilir ve inerken sağdıcın annesi gelinin üzerine para ve kuru yemiş serper. Lâpseki’de gelin arabası güvey evine vardığında arpa saçılır. Kayseri’de gelin kayınbabasının elini öper, o da başına para ve buğday saçar. Kastamonu’da gelinin başına buğday serpilir. Hatay’da gerdek odasına giren gelin ve damadın başından para ve badem şekeri saçılır. Bolu Cenup köylerinde gelinin başına üzüm, şeker, arpa, buğday ve para atarlar. Kuruyemiş, buğday, arpa, şeker ve para Anadolu Türk Halkı tarafından bereket unsuru olarak görülen maddelerdir. Bunların gelin ve damadın başından dökülmesi onların bereketini, mutluluk ve refahını artırmak, bunun yanı sıra evliliklerini kutsamaktan başka bir amaç taşımaz.
Diyarbakır’da gelin, odasına girerken bir hanım kapının üzerinde kılıç tutar, gelin elindeki yumurtayı kılıca atarak kırar ve gerdek odasına girer. Bu hareketle onun doğurganlığının artacağı düşünülür. Karatepe’de yumurta, gelinin dölü olarak kabul. Kastamonu’da damat gerdek odasına yumruklanarak yollanırken üzerine çiğ yumurta atılır. Burada yumurta yine bereket artırıcı bir öğe olarak görülmektedir.
Alacahöyük’te gelin odasına giderken önüne bir tabak sadeyağ konur. Gelin bir parmağını yağa batırır ve kapının sövelerine, eşiğine sürer. Kapıya ve eşiğe sürülen yağ, onların ve evlerinin bereketini, zenginliğini artıracaktır. Yine aynı yörede gelin odaya girince süpürge ve oklava konur. Eğer gelin bunları görür de alırsa uğur sayılır. Karapınar’da gelin içeri kapıya yağ ve bal sürerek girer. Eğin’de gelin evde bal konmuş çanağa işaret parmağını sokar, ağzına götürür yalar, sonra kapısının eşiğine sürer. Yatsıdan sonra güvey gelir, gelinin çizmesinin içine buğday, tuz koyarlar, damat onları çıkarır. Karatepeliler’de gelinin kucağında oklava kırılmasının bereket getireceği düşünülür. Nallıhan Hıdırlar gelin içine tereyağı konmuş hamur mayasını eve olan bağlılığını ve evinin bereketini artırması için kapının sövesine sürer. Nallıhan’ın Sobran köyünde gelin ekmek mayasını oda kapısının söve ve eşiğine sürer. Bütün bu bal, yağ ve ekmek, hamur mayaları bereketin birer simgesidir. Bunların kapı söve ve eşiklerine sürülmesi gelinin yeni evine ve eşine olan bağlılığını, doğurganlığını ve evinin bereketini artırıcı etkileri vardır.
Anadolu Türk düğünlerinde, Antik Yunan’da olduğu gibi, bereketi temsil eden ya da en azından bereketle ilişkili maddelerle yapılan yemeklerin yenmesi gelin ve damadın evliliklerini bereketlendirmek, onların sahip oldukları bereketi davetli olan halka dağıtmak yaymak amacını taşır. İzmir’in Çivril, Aydın yöresi ve Kastamonu’da düğünlerin meşhur yemeği buğdaydan yapılan keşkektir. Kastamonu’da gelin ve damada gerdek öncesi baklava, börek ve tavuktan oluşan ve kutsal sayılan bir yemek verilir. Hatay’da gelin güvey evine girince eline bir nar verilir. Antik Yunan’da nar tanrıça Hera’nın kutsal meyvesidir ve bereketi simgeler. Gerek heykeltıraşlık gerekse resim sanatında olsun Hera narı genellikle göğsü üzerinde tutar pozda betimlenmiştir. Bu jest Hacılar’da Geç Neolitik Dönem’den itibaren karşımıza çıkan göğsünü tutan ana tanrıça heykelciklerinde görülenle aynı niteliktedir. Bu hareket ana tanrıçanın doğurganlığına dikkati çeken bir tapınım jestidir. Yine Antik Yunan’da gelin güvey evinin eşiğinden ilk adımını bir narı dişleyerek atardı. Gelinin bu hareketi kocasının emrine ve koruması altına girdiğini gösterirdi. Zira, bereket tanrıçası Persophone’de ölüler ülkesinin hakimi tanrı Hades’e kendisine verilen bir narı dişleyerek bağlanmıştır. Roma’da gelin eve girişte kapı tahtasını yağ ile ovar ve yün iplikler bağlardı. Yine Roma’da gelin eşiği, eşiğe basması uğursuzluk sayıldığından damadın kucağında geçerdi. Evden içeri giren genç çift, çocuk, köle ayrımı yapmadan bütün ev halkı tarafından tebrik edilirdi. Katakhysmata adı verilen bu tören sırasında ev halkı, genç çifte bereketi ve zenginliği temsil eden tohumlu yemişler ve para hediye ederdi. Daha sonra genç çift birlikte evlerinin ilk ocak ateşini yakarak töreni sona erdirirlerdi.
Domaniç’de damat gerdeğe girince, dışarıda bir ateş yakılır ve gece yarısına kadar devam eden eğlenceler düzenlenir. Evden gelinin bekâretini belirten silah atışının yapılması beklenir. Silah sesi duyulunca yenge, damadı don gömlek gerdek odasından alarak ateşin başına getirir. Damat, buradaki ateşte kaynatılan suyla yıkanır. Artan su gelin banyosu için geline götürülür. Tören bu haliyle geçmişte yapılan dini törenleri çağrıştırır. Ateş başında yapılan eğlence ve gelinin bekâret işaretinin beklenmesi, sonrada bunun kutlanması, kutsal evlilik törenlerinin temel öğelerinden birisidir.
Antik Yunan’da davetliler, genç çiftin güvey evinden içeriye girmesiyle birlikte içlerinden birini kapının önüne bekçi (tyroros) olarak bırakıp oradan ayrılırlardı. Tyroros’un görevi, güvey evinin kapısı önünde bekleyerek gelin ve damadın rahatsız edilmelerini önlemek ve böylece rahat bir gece geçirmelerini sağlamaktı. Genç çifti tyrorosa emanet eden davetliler evin dışında bir kamp ateşi yakarak etrafında toplanırlar, şarkılar söyler, tempo tutup dans ederek sabaha kadar eğlenirlerdi.
Duvak açma Anadolu Türk Halkı arasında genellikle yatak odasında güvey yatağında gerçekleşir. İnandık’da bulunmuş kabartmalı bir Hitit vazosu üzerinde dört ayrı friz halinde Hitit kutsal evlilik ritüeli betimlenmiştir. Bu kabın üzerindeki üçüncü frizde duvak açma töreni güvey yatağı üzerinde gerçekleşmektedir. Ankara yakınlarında bir Hitit yerleşimi olan Bitik’de bulunmuş başka bir kabartmalı kabının üzerindeki sahnede bu kez tanrı bir eliyle karşısında oturan tanrıçanın duvağını açarken, diğer elinde tuttuğu kabı ona doğru uzatmaktadır. Burada Hitit tanrısı tanrıçanın duvağını açarken ona elindeki içki dolu kabı yüz görümlüğü olarak sunmaktadır. Antik Yunan’da da duvak açma töreni (anakalypteria) Hititler’de olduğu gibi güvey odasında gerçekleşirdi.
Anadolu düğün geleneklerinde Antik Yunan’da olduğu gibi, zifaf sonrası gelin çarşafı sergilenir. Antik Yunan’da zifaf gecesinin sabahı düğün davetlileri gelin ve damadı ziyarete giderlerdi. Epauli adı verilen bu kutlama töreninde düğün hediyeleri ile birlikte güvey evine gelen Ziyaretçilerin gelin ve damadı kutlamak ve onlara hediye vermenin dışında gizli bir amaçları daha vardı. O da gerdek çarşafını görmekti. Herakles ve Hebe’nin evliliklerini konu alan bir vazo resminde tabak taşıyan kadın figürü diğer eliyle Hebe’nin yatağı üzerinde duran ince bir kumaşı, muhtemelen çarşafı almaktadır. İki bölümden oluşan bu sahnenin birinci bölümünde gelin ve damat, iki at tarafından çekilen gelin arabasıyla güvey evine gitmektedir. İkinci bölümde ise, bir epaulia sahnesi resmedilmiştir. Bu son bölümde, sağda yer alan ve elinde kuşak tutan Eros ile ayakta duran üç erkek figürü, solda yer alan kadının elinde tuttuğu üzerinde küçük koyu lekeler bulunan ince bir kumaşa doğru bakmaktadırlar. Brueckner, bu kumaşı gerdek çarşafı ve üzerindeki lekeleri de kan lekesi olarak yorumlamaktadır. Anlaşılan o ki; bu sahnede kutsal bir çifte ait gerdek çarşafı, kutsal birleşmenin gerçekleştiği gecenin ardından gelin ve damadı kutlamaya gelen davetlilere gösterilmektedir. Bugün Yahudi, Müslüman ve Yunan toplumlarında hâlâ geçerli bir gelenek olan gerdek çarşafını sergileme geleneği, antik dönemde özellikle Poleponnesos düğünlerinin vazgeçilmez bir öğesiydi. Antik Yunan dünyasında, gerdek çarşafı, gerdek gecesinin sabahında, davetlilere gösterilir ve bu sırada düğün tanrısı Hymenaios’a şükran duaları edilirdi. Aşağıda verilen Sappho’ya ait şiir bu şükran dualarına güzel bir örnektir.
Ey Hymen! Düğün Tanrısı!
Yükseltin tavanları, ustalar,
Güvey geliyor, Ares’den boylu!
Ey Hymen!
Düğün Tanrısı!
Lesbos’un ozanları
nasıl aşıyorsa
öbür ozanları,
Güvey de aşıyor
bütün boyluları
Çağırın
Düğün Türküsünü!
Sağlığına içiyoruz
Mutlu güvey!
Dilediğin düğünü
kutladık işte
istediğin güzel
gelinin oldu
bakmalara
kıyılmayan bir gelin,
gözleri bal renginde
Aşkın güzelliğiyle
aydınlık yüzü.
Belli ki, Aphrodite
aşmış gene kendini
sana yaransın diye
Nallıhan Hıdırlar Köyü’nde gerdek odasının kapısına bir tas su konur, Damat odaya girerken bu tası devirerek içindeki suyu etrafa saçar. Gerdek gecesinin sabahı gelin bir çörek yapar ve bu çörekle birlikte suya gider. Gelin suyunu doldurduktan sonra çöreği çeşme başına bırakır. Gelinin bu davranışının amacı, sahip olduğu bereket gücünü çörek aracılığıyla köy halkına dağıtmaktır. Nallıhan’ın Sobran köyünde düğün ertesi gelin suya gönderilir. Gelin çeşme başında üç kere bir su birikintisinin üzerinden atladıktan sonra elindeki ibriği doldurur ve eve bu suyu yere dökerek gelir. Burada da gelin su birikintisi üzerinden atlayarak arınmakta, ardından elindeki suyu yere dökerek sahip olduğu bereket gücünü toprağa ve köy halkına aktarmaktadır.
Su ve su kaynakları eski Anadolu toplumları tarafından da kutsal sayılmış ve hep bereket tanrı ve kültleriyle ilişkilendirilmiştir. Hitit ve Frig kaya tapınakları genellikle su kaynaklarına yakın noktalarda yer alır. Ephesos Artemis ve Magnesia Artemis tapınakları gibi bereket tanrılarına adanan tapınakların ya içinde ya da hemen yakınında mutlaka bir su kaynağı bulunur. Sâbiler bir Ortaçağ kenti olan Harran’da yer alan Ay Tanrısı Tapınağı yakınındaki Su İdolü’nün bulunduğu kutsal mekâna her 20 Nisan’da sunular yapmışlardır. Bu nedenle gelinin elinden akan suyun bereket getireceği inancı tüm Anadolu halkları için hiç de yabancı bir inanç değildir.
Verdiğimiz örneklerden de anlaşıldığı gibi Anadolu Türk Halkı gelin ve güveyi kutsal saymış, onların üreme gücünü artırmak için çaba harcamış, tenlerinin değdiği nesneleri bereket artırıcı öğe olarak görmüş ve kutsanmış bu nesneleri evine, bağına, bahçesine, tarlasına saçmıştır. Bu durum bizlere Anadolu Türk Halkı tarafından sıradan düğünlerin bile tarım kültürünü yaşayan eski toplumlarda olduğu gibi, kutsal bir tören olarak görüldüğünü ve doğanın bereketi ile direkt olarak ilişkilendirildiğini kanıtlamaktadır. Ancak Türk toplumunun bu gelenek ve inançları ile antik çağ kutsak evlilik ritüeli arasında direkt bir organik bağ kurmak, bu bağı kanıtlarıyla ispatlamak mümkün değildir. Zira bu makalede de böyle bir amaç güdülmemiştir. Bununla birlikte Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen Türk Boyları, yeni geldikleri bu topraklar üzerinde yaşayan halklardan izole edilmiş bir yaşam sürmemişlerdir. Tam aksine onlarla iç içe bir yaşamışlardır. Bu iç içe yaşamın sonucunda halklar arasında karşılıklı kültürel alış verişlerin olması kaçınılmazdır. Bu nedenle Türkler’in Anadolu’ya geldiklerinde ilk saf halini hala önemli ölçüde koruyan kutsal evlilik ritüelinden etkilenmemiş olması beklenemez. Verdiğimiz örnekler de bize bu etkinin silikte olsa izlerini gösterir niteliktedir. Bu durumu Metin And’ın şu sözleri gayet iyi açıklamaktadır:
Türkler, Anadolu’ya ilk geldiklerinde orada kendi sayılarının en az on katı daha kalabalık halka karıştı, kendi getirdiklerini onlarda bulduklarına kattı, kaynaştı, sonra da bunu sonuna kadar saklamasını bildi. Uygarlıkların sürekliliği damarlardaki kanda değil, fakat davranışlarda beliriyor. Kuşaktan kuşağa yaşam ve ölüm karşısında aynı davranışlar, aynı törenler el değiştiriyor. Bu davranışlar başlar üzerinden aşan bir meşale gibi el değiştirmiyor, halkın ruhuna siniyor, oraya yuvalanıyor.
 
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi 48, 2 (2008)

Yeni Çıkan Kitaplar’dan Seçmeler..

Şubat 9, 2012 in Edebiyat, Genel, Kitap

NAZIM’DAN PİRAYE’YE MEKTUPLAR 

Yazar: Nâzım Hikmet Ran
Hazırlayan: Yeşim Demir
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları
Sayfa: 400
Ölçü: 16 x 24 cm
ISBN: 978–975–08–2183–7

Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Nâzım Hikmet’ten Piraye’ye Mektuplar kitabı, Nazım Hikmet’in eşi Piraye Hanım’a gönderdiği 581 mektuptan oluşuyor. Bu kitabın yanında ayrıca hepsi tıpkıbasım olan ve kitapla birlikte sadece 1000 adet basılan 26 mektubun bulunduğu bir kutu da bulunuyor.
Mehmet Fuat’ın hazırladığı Nazım Hikmet’ten Piraye’ye MektuplarYapı Kredi Yayınları tarafından özel bir baskıyla basılan bir kitaptan ve içinde 26’sı zarfları ile birlikte birebir çoğaltılan mektupların bulunduğu özel bir kutudan oluşuyor. Sadece 1000 adet basılan ve her ikisi de ortak olarak numaralandırılan kitap ve kutu içinde yer alan mektupların tasarımını GMK Başkanı Grafik Tasarımcı Yeşim Demir, Yapı Kredi Yayınları için özel olarak hazırladı.
Kitapta Nazım’ın eşi Piraye’ye gönderdiği 581 mektup bulunuyor. Kutu içinde yer alan ve tıpkıbasım olan mektupların 26’sı da, Nazım’ın 11 Kasım 1933 -  11 Kasım 1949 tarihleri arasında eşine gönderdiği mektuplar arasından seçilerek hazırlandı.
Kitapta yer alan mektuplarda karşımıza çıkan, yalnızca hayran olduğumuz şiirlerin yazarı Nâzım Hikmet değil. Eşi, çocukları, aile ve arkadaş çevresi, yaptığı işler, öteki mahkûmlarla ilişkileri, ülkenin, dünyanın, insanların durumları üstüne düşünceleriyle bir hayatın olabilecek en geniş görünümü… Çoğu, şairin eşine yazdığı aşk mektuplarından oluşan bu çalışma, büyük bir aşkın nasıl olduğunu ve ne anlama gelebildiğini gözler önüne seriyor. Kutu içinde tıpkıbasımları yapılan 26 mektubun içinde Nazım’ın Bursa Cezaevinden yazdığı 33.11.11 tarihli ünlü “Karıma Mektup” şiiri de bulunuyor. Diğer mektubunda ise Nazım’ın, Piraye’ye ithaf ettiği büyük yapıtı Memleketimden İnsan Manzaraları’nı yazmaya başladığını öğreniyoruz.
 
[sam id="12" codes="true"]
 

Bir Avuç Mazi

Yazar: Fügen Ünal Şen
Yayınevi: Everest Yayınları
Sayfa: 260
Ölçü: 13,5×19,5 cm
Karton Kapak
ISBN:9752899759
 
Gün batmak üzereydi. Küçük Olimpos Dağı’nın eteklerinde, nazlı gelin duvağı gibi asılı duran sis bulutu, günün cılız ışıklarından kaçıp yamaçlarda oyalanıyor, oradan da ovaya iniyordu; ağırdan.
Uzakta, o yüzünü hiç göstermeyen puhu kuşunun kısık ve kesik ötüşü dağın gri kayalarında yankılandı. Hep sevdiği ses, iliklerine işledi bu defa. “Ya hayra alamet değilse bu” diye geçirdi içinden, korktu. Öyle çok korkar olmuştu ki son zamanlarda… Son zamanlarda, son zamanlardan korkar olmuştu.Bir Avuç Mazi, 1924′te Selanik’ten gemiyle Türkiye’ye gelen mübadil Fethi Bey ve ailesinin romanıdır.
Bir Avuç Mazi, İstanbul’dan Selanik, Alasonya’ya gönderilen Türkiyeli Rum Bayan Mitra’nın romanıdır.
Bir Avuç Mazi, bir mübadele romanıdır; ve elbette en çok da duyguların, özlemlerin ve hep canlı tutulan umutların romanı…

 
[sam id="13" codes="true"]
 

Büyük Kadınların Aşk Mektupları

Yazar:Ursula Doyle
Çevirmen:Yasemin Balkancı
Yayınevi:Epsilon
Sayfa : 160
Ölçü : 135 x 210
Karton Kapak
ISBN : 9789944825016Cep telefonlarının, mesajlaşmaların ve sosyal medyanın revaçta olduğu böyle bir çağda, herhangi bir zamana ait olmayan bu benzersiz derleme, bizlere yeni iletişim araçlarımızın hiçbirinin, en sevdiğimizden gelen bir mektubu okumanın yalın sevinciyle karşılaştırılamayacağını hatırlatıyor.

“Bu yaptığımız ödümü kopartıyor. Beni sonsuza dek seveceğine emin misin?
Hiç pişman olmayacağız, öyle mi? Hem korkuyorum hem de ümit doluyum. Bu yaptığımız yüzünden başımıza gelecekleri görebiliyorum. Ailemi çok kızdıracağım. Bütün dünya beni bu hareketim yüzünden suçlayacak, akrabalarım ve arkadaşlarım benim hakkımda binlerce hikâye uyduracak.
Kalbimi çaldığın o mektupta bana istediğim her şeyi vaat ediyorsun. Bu yazdıklarım bir yana, cuma günkü mektubunu da aldım. Sadece senin olacağım ve seni mutlu etmek için her şeyi yapacağım.
Not: Yarın benden yine haber alacaksın. Vazgeçmek için değil, sana bilgi vermek için yazacağım. Kararım değişmiş değil; beni al, beni sev, bana iyi bak.” 
 -Arka Kapak’tan-
 
[sam id="12" codes="true"]
 
 

Kurma KızKurma Kız

Yazar: Paolo Bacigalupi
Çeviren : Algan Sezgintüredi
Yayınevi: Versus Kitap
Sayfa : 536
Ölçü : 135-205
Karton Kapak
ISBN:6055691509
 
2009 Hugo En İyi Roman Ödülü
2010 Nebula En İyi Roman Ödülü
2010 Locus En İyi Roman Ödülü
2010 Joan W Campbell Ödülü
2010 Compton Crook En İyi Roman Ödülü sahibi; Time, Publisher Weekly ve Library Journal tarafından yılın en iyi 10 romanı listesine alınan görkemli bir roman… Paolo Bacigalupi, ödüle doymayan romanı Kurma Kız’da işaretlerini bugün görüp çoklukla gündelik dertlerimiz yüzünden görmezden geldiğimiz, yaşaması zorlu, karamsar bir geleceğe karşı uyarıyor bizi.
 
23. Yüzyıl… Küresel Isınmayla yükselen okyanuslar dünya coğrafyasını değiştirmiş… Karbon temelli yakıtlar tükenmiş; enerji depolamada elle kurulan yaylar kullanılıyor… Biyoteknoloji dünyaya egemen ve kalori şirketleri adıyla tanınan devasa şirketler, “gen-kırma tohumlar” üzerinden gıda üretimini kontrol altında tutuyor. Ürünlerine pazar yaratmak için biyo-terörizmden, özel ordulardan ve ekonomik-tetikçilerden yararlanıyorlar… Genetik yapısıyla oynanmış ekinler ve mutasyon geçirmiş zararlılar yoluyla sürekli ölümcül salgınlar ve kitle ölümleri yaşanıyor… amansız iktidar mücadelesinin ortasındaysa hizmet amacıyla üretilen ve “kurmalar” adıyla anılan, korkulan ve aşağılanan Yeni İnsanlar’ın temsilcisi, Japon efendisince kullanılıp kâğıt mendil misali atıldıktan sonra gece kulüplerinde eti zorla erkeklere satılan Emiko var…
 
[sam id="13" codes="true"]

Az Gelişmişlik Eczanesi

Şubat 5, 2012 in Edebiyat, Öykü

Oturduğum mahallede pek çok eczane var. Her sabah yürüdüğüm yolun üstünde, sağda ve solda yeni yeni eczaneler açılıyor. Sürekli uğradığım bir iki eczane vardı, gerektikçe reçeteleri onlarda yaptırırım, tuvalet malzemesi, şampuan, pamuk, diş macunu, tampon, ter ilacı gibi gereçleri oralardan alırım. İsimleri hep birbirine benzer. Pamuk Eczanesi, Park Eczanesi, Kuğulu Eczanesi gibi… 
Bu sabah jimnastik salonundaki randevuma yetişmek için, hızlı hızlı yürürken, yolun alt yanında yeni bir eczane açılmış olduğunu gördüm.

Beyaz giysili, kalfa olduğunu anladığım bir genç vitrini düzenliyordu. Ustalar eczanenin dış yüzüne merdiven dayamışlar, ışıklı birtakım harfleri yerlerine yerleştiriyorlardı.

Jimnastik salonundan çıktığımda o yana bir göz attım; yazılar henüz yerlerine dizilmemiş, eczane açılmamıştı.

Geceye doğru, yazı masamın üstüne koymak için, bir demet sümbül almaya yeniden dışarıya çıktığımda, yolun altındaki eczanenin ışıklarının yandığım gördüm. Vitrin açılmıştı. eşil neon ışıkları ile yazılmış eczane adı, pırıl pırıl parlıyordu.

Gözlerimi kısıp okudum:

“Azgelişmişlik Eczanesi…”

Alacağım bir demet sümbülü çoktan unutmuştum. Adımlarımı hızlandırıp eczaneden içeriye girdim.

Beyaz giysili, aydınlık yüzlü kalfa kasanın başındaydı. Tezgahın ardında duran ince bıyıklı, şık giysili, zayıf, orta yaşlı bayın eczane sahibi olduğu anlaşılıyordu. Çevrede açılış nedeni ile gelmiş bir iki sepet çiçek gözüme ilişti. Eczane sahibi bay da, sepetlerden birinden bir beyaz karanfil almış, yakasına iliştirmişti.

Beni güler yüzle karşıladılar. Bir arzum olup olmadığını sordular.

Hafifçe öksürüp sesimi temizledim.

“Bir B vitamini türevi rica edecektim…” dedim.

Kalfa nazik bir sesle: “Efendim, biz biraz değişik bir hizmet sunuyoruz müşterilerimize… Ne yazık ki piyasa ilaçlarını ve vitaminleri getirtmedik… Çünkü bildiğiniz gibi çevrede bunları satan eczane çok… Bizim sunduğumuz hizmet başka…” dedi.

Şaşırmıştım.

“Nasıl yani, ne gibi bir hizmet sunuyorsunuz? Pek anlayamadım…” diye sordum. 

 
[sam id="12" codes="true"]

 

Eczane sahibi kibarca lafa girdi:

“Anlayamamakta çok haklısınız efendim. Bir yerde, sınırlı bir kitleye sunduğumuz için hizmeti, gazeteye ayrıntılı ilan vermek gereğini duymadık.

“Sunduğumuz hizmet kısaca şöyle özetlenebilir:

“Bildiğiniz gibi, henüz az gelişmiş bir ülkede yaşıyoruz. Hepimiz… Biz, siz… Sokaktaki adam… Öyle değil mi, efendim?”

Eczane sahibi dikkatle yüzüme bakıyordu.

“Evet, öyle…” dedim. O devam etti:

“Az gelişmiş bir ülkenin insanlarıyız. Bu dünyada halimizden memnunuz. Belki başka bir şey aramıyoruz, günlük mücadele, yaşam kavgası derken yaşayıp gidiyoruz. Mutlu oluyoruz yerine göre… Kimi zaman kızıyoruz. Umutsuzluğa düştüğümüz oluyor ama sonunda her bir şeyi bu bildiğimiz dünyamızda hallediyoruz…

“Ama düşünün efendim, aramızdan bazı kişiler bir gün gelişmiş bir ülkeye gidiyorlar… Örneğin Amerika’ya… Orada tüm olay değişik, sistem değişik… Kişiye sunulan olanak çok, hak çok, dünya yüz yıl ileride gibi…

“Efendim, bu insan eğer geriye dönerse, ömrünün sonuna değin mutsuz olmakla karşı karşıya… Ya sistemi tümü ile reddedecek, ya gördüklerini, yaşadıklarını hiçbir zaman unutamayacak, sürekli bu iki ayrı dünya arasında kıyaslama yapacak…”

Duyduklarım hayretler içinde bırakmıştı beni.

 

Çantamı karıştırıp sigara paketimi buldum. Bir sigara çıkartıp ağzıma aldım, eczane sahibi, zarif bir hareketle sigaramı yakıp konuşmasını sürdürdü:

 

“Bütün bunlar bildiğimiz şeyler… Öyle değil mi, efendim?” diye sordu bana.

“Evet, öyle. Gerçek bunlar… Bildiğimiz ve yaşadığımız şeyler…” dedim.

Sigaramdan derin bir nefes çekmiş, dinliyordum.

“İşte sunduğumuz hizmet burada başlıyor…” dedi eczane sahibi…

“Yani?” dedim şaşkınlıkla.

“Yani…” dedi eczane sahibi… “Uygarlığı, gelişmişliği tanımış ve unutamayan ülke insanına farmakolojik etkenlerle bu dünyaları tümü ile unutturabiliyoruz!”

Sözünü bitirmiş, camekanların önündeki yerine dönmüştü.

Heyecanlanmıştım.

“Yanlış anlamadıysam eğer, dış dünyayı, ileri uygarlıkları tanımış, az gelişmiş ülke insanına, gördüklerini unutturacak ilaç satıyorsunuz!” dedim.

“Evet efendim! Tüm olay işte bu!” dedi eczane sahibi. “Bir adaptasyon merkezi olmak yolundayız… Elimizde söylediğim amaç için özel üretilmiş otuza yakın ilaç var… Bunlar insan bünyesine ve unutulacak olan ülkenin veya uygarlığın çapına göre değişiyor…

“Örneğin, yazın Yunan adalarına bir seyahat yapmış kişi, bu yaz yurt dışına çıkamayıp, Bodrum’da geçirecekse tatilini ve bu yüzden tedirginse, ona hafif bir hap verebiliyoruz… Mutlu oluyor ve kıyaslama yapmıyor…”

Duyduklanma inanamıyordum.

“Tabii bu basit bir örnekti,” dedi eczane sahibi. “Daha uzaktaki, daha gelişmiş dünyaları görüp gelen kişilere, otuz haplık kürlerimiz var… Almanya olayını yaşayan işçilerimiz için bir aşı geliştirmeyi başardık. Amerika’da okuyup yurda dönmek zorunda kalan öğrenciler için bir iğnemiz var… Ama iğneye gerek kalmaması için, hapları düzenli almak yeter.”

Cigaramı söndürüp bir yenisini yakmıştım.

“Pek iyi, bu haplar unutturuyor… diyorsunuz, ya geri dönüş var mı? Yani ben şimdi Amerika’yı unutmak için bir tertip hap yutsan, sonra yeni baştan anımsamak istediğimde, bana Amerika’yı anımsatacak haplar da var mı?” diye sordum.

“Kuşkusuz var, efendim,” dedi eczane sahibi. “Antidot, diyorsunuz… Var… Var olmasına da, yüzde yüz eskisi gibi anımsatmaz… Hayal meyal düşündürür.”

“Siz hiç denediniz mi bu haplardan?” diye merakla sordum.

“Evet, denedim,” dedi eczane sahibi.

Merakım büsbütün artmıştı.

“Bağışlayın merakımı… Siz nereyi unutmak istemiştiniz de, kullanmıştınız bu haplardan?” diye sordum.

“Efendim, ben Kanada’da eğitim gördüm. Orada bir kız sevdim. Olmadı. Yurda döndüm. Aklımı yitirecek hallere gelmiştim. İşte o ara bu ilaçların varlığını ilk kez duydum. Kullandım. Çok yararım gördüm. İlk tertibi bitirdiğimde kıza olan aşkım küllenmişti. İkinci tertibin sonunda, Ouebec’te yıllarca kaldığım pansiyonun bulunduğu sokağın adını zor anımsayabiliyordum,” dedi.

Kalfayı gösterip ekledi:

“Mehmet Frankfurt’ta işçiydi. Kesin dönüş yaptı. Üç tertip hap ve bir aşıdan sonra, yüzde yüz uyum sağladı,” dedi.

İlgi ile kalfaya baktım. Eczanenin o gerçeküstü ışığında, başını eğerek tüm söylenenleri doğruladı.

“Nasıl bir etki sağlıyor bu haplar?” diye sordum.

“Unutturuyor, efendim,” dedi kalfa… “Hem az gelişmişliği, hem gelişmişliği unutturuyor…”

Düşündüm.

“Pek iyi… Yan etkisi var mı bu ilaçların?” diye sordum;

“Yan etkisi kesinlikle yok…” dedi eczane sahibi…

Düşünüyordum.

“Örneğin Amerika’yı unutmak için hangisini öneriyorsunuz?” diye sordum.

Eczane sahibi: ”Amerika için ayrı bir tertip var… New York için otuz bir günlük bambaşka bir kür uyguluyoruz… Tahmin buyurursunuz ki, New York başka bir olay,” dedi.

“Evet, biliyorum,” diye mırıldandım.

O devam ediyordu.

“Elimizde Japonya, Filipinler, Hawaii, Hong Kong için geliştirilmiş kapsüller var. Ama ne tuhaftır ki, kimse onları kullanmak istemedi. Oraları bir kez gören, geri dönünce tedirgin olmuyor. Ama Amerika filan başka olay…”dedi.

“Amerika için verdiğiniz hapın adı ne?” diye sordum.

“Antamericana,” dedi kalfa.

“Fiyatı ne kadar?” diye sordum.

“Antamericana’nın otuz bir günlük bir kürü on bin lira,” dedi.

“Biraz pahalı değil mi?” diye sordum.

“Çok ucuz,” dedi eczane sahibi. “Aksine çok ucuz… Amerika’ya bir uçak biletinin fiyatını bir düşünsenize… Ya orada yaşamanın bedeli? Dolar sürekli tırmanıyor. Paramız değer kaybediyor… Alacağınız bir tüp ilaç, otuz bir gün sonra size tüm Amerika olayını, insana orada tanınan birtakım özgürlükleri, olanakları, ilerlemiş yaşamı unutturuveriyor… Şimdiki durumunuzdan memnun oluyorsunuz…”

“Ben bu işe pek inanamıyorum…” dedim gülerek…

“Öyleyse, size üç haplık bir ön deneme hakkı tanıyabiliriz…” dedi eczane sahibi…

Kalfa raftan ufak bir kutu indirmiş, özenle paketliyordu.

“Buyurun,” dedi eczane sahibi, kutuyu bana uzatıp:

“Unutmak istediğiniz uygarlığın Amerika olduğunu varsayarak, size bu ilacı ücretsiz veriyorum. Bu gece deneyin. Akşam yemekten sonra bir tane hap yutacaksınız. Üç gün sonra, memnun kalıp küre devam etmek isterseniz, buyurun, bekliyoruz…”

Paketi alıp eczaneden çıktım. Tüm bu duyduklarım sersemletmişti beni.

Eve gelince, kutuyu açıp içindeki prospektüse bir göz attım. Şöyle yazıyordu:

ANTAMERICANA

 

[sam id="13" codes="true"]

 

Uygarlık unutturucu.3 yutma tableti.Yan etkisi yoktur.Eşantiyondur, parayla satılmaz.

İlacı elimde evirip çeviriyordum… Yutsam başka türlüydü, yutmasam başka türlü…

Bir süre New York’u düşündüm. Sonra aklıma St. Lucia geldi. Batı Hint Adalarını, birkaç gün için içine girebildiğim o yeşil, ilkel dünyayı anımsadım. Rio de Janeiro’yu düşününce aklıma bulutların dağların üstüne düşen gölgeleri, Atlantic Avenue’de yarış eden son model arabalar ve dumanlı bir gece kulübünde, sabaha karşı şarkı söyleyen Watusi geldi.

New York’u bir kez daha aklımdan geçirince, özgürlük heykelinin bana dil çıkarıp göz kırptığım büyük bir hayretle gördüm. Sonra da elindeki meşaleyi sallayıp oyunlar yapmaya başlamıştı.

Büyülenmiş gibi, karşımda bin bir şaklabanlık yapan özgürlük heykelini izliyordum.Ardından dev gemiler süzülerek New York limanına giriyorlardı.Gözümün önündeki heykel eski halini alsın diye boşuna bekledim. O oyunlarına devam ediyordu. Kulaklarını oynatmaya başlamıştı.

O an hiç unutmamaya karar verdim onu.

Koşarak odama gittim. Masanın üzerindeki ANTAMERICANA tüpünü aldım, gittim tuvalete döküp sifonu çektim.

Tuhaf şey, rahatlamıştım. Bir dergi açıp rastgele okumaya başladım.

Bir süre sonra kapı çalındı. Arkadaşım gelmişti. Büyük bir heyecanla ona, o gece gördüğüm ‘Azgelişmişlik Eczanesi’ni, orada geçen konuşmaları, eczane sahibinin anlattıklarını, kalfayı anlattım.

Hayretler içinde kalmıştı. Dinliyordu beni…

“Gel,” dedi. “Bana göster orayı…”

Beraberce çıktık. Ay bulutların arasındaydı. Uzaktan gördüm eczanenin ışıklarını Kolunu tutup gösterdim ona.

Yaklaştık…

Tabela değişmişti.

“Defne Eczanesi” yazıyordu… Çoktan kapanmıştı. Vitrine baktık. Antibiyotikler, vitaminler, bronzlaşma kremleri, takma diş tozları vardı…

“Garip,” dedim. “Garip şey… Değişmiş tüm burası…”

“Daha iyi…” dedi o.

Canım sıkılmıştı.

“Bana inanmadın, değil mi?” diye sordum.

“Sana inanıyorum. Bu gece, ben gelmeden önce, buralarda dolaşırken, ‘Azgelişmişlik Eczanesi’ adlı bir eczaneye girdiğine, oradaki konuşmaları duyduğuna inanıyorum…” dedi.

“Yazacağım. O zaman gerçek olacak…” dedim.

Yollarda yürüyorduk. Saat on bire geliyordu. Tunalı Hilmi bomboştu…

“Sana Beyzade Faik Beyin öyküsünü anlatacağım…” dedim.

“Hadi anlat…” dedi.

Ona, bu çok eski öyküyü anlatmaya başladım. Bir yandan da, onun bana iki gün önce anlatmış olduğu atın ölümünü düşünüyordum. Derken aklıma bir şey geldi.

“Sen kimya okudun. Hiç Antamericana diye bir bileşim adı duymuş muydun?” diye sordum.

Gülmeye başlamıştı.

Ben de gülüyordum.

Karşıki tepelerde, Çankaya’nın bitiminde, ışıklı boş bir yol, hafif bir eğimle gökyüzüne doğru uzanıyor, sanki bir bulutta bitiyordu.

Orayı gösterdim ona.

“Ben de geçen gün gördüm o yolu…” dedi.

Caddeden aşağıya, konuşarak yürüyorduk…

 

Nazlı ERAY, 18 Nisan 85 / Ankara

 

Gülen Ada

Şubat 5, 2012 in Edebiyat, Genel, Öykü

Kimi insan para pul budalası olur, kimisi keşif ve icat meraklısı, bazısı da musiki aşığı. Deli Davut ise adalar kara sevdalısıydı. Denizin bu deli divanesinin gözünde hep adalar tüter, adalar titrerdi. Tan yeri ağarırken adalarla beraber uyanacağım diye çok geceler göz yummazdı. Gecenin boşluğu ile örtülü duran deniz rüyasına dalmış derin derin uyurken, tan ışığını yükselten kapan adalar, Arşıpel’in o kopkoyu çelik mavisinde sanki şafak parçaları gibi parlar ve Davut’a tâ uzaklardan göz kırparak,koyunlarında bir yeni gün daha yaşayacağını ona gün doğmadan müjdelerdi. Bunu gören Davut dünyaya yeni gelmişe dönerdi. Kuş uçmaz, kervan geçmez dağ başlarında gerili duran telgraf tellerine rüzgar değince, tellerin uzun uzun inlemesi gibi, Davut’un da gönlü titreye titreye ışığa ve açıklıklara uyanır, gözleri yüreğinde vuran sevinçle harlardı.
İşte o zaman artık içi içine sığmayan Davut limanda uyuyan kayığının demirini hırçın hırçın koparıp atar ve adından da, sanından da, özel kişiliğinde de soyunarak salt hür gönül Neptün’ün Anfitrit’i çağıran sesinin hızıyla adalara doğru fırlar ve Arşipel’in cam mavisi dalgalarının uçan yelelerine uzun bir bayrak, bir koro gibi yapraklanan gülüşünü katardı.

Ne var ki, Deli Davut Arşibet’in sayısız adaları arasında -yol uğrağı olmayan, ücra bir yerde – asıl Gülen Ada’nın vurgunuydu. Deli Davut Gülen Ada’ya doğru fırlarken ada sanki onu karşılamak için kalçalarına kadar denizden kalkardı. Deniz adayı fırdolayı sarar hem köpükleri, hem de çırpıntılarıyla onu gıdıklardı. Salınan ağaç savrulan dal ve yapraklarla şakrak ada, delişmen saçlarını çalkalayarak katıla katıla gülerdi. Ne var ki, kendi ışığı içinde gizlenen güneş gibi, ada parlayan ışığında kaybolur koca enginde ufuktan ufuğa çınlayan gülüş olurdu.

Adanın tâ açıklarından çınlayan gülüşü ile Deli Davut’un denizden gelen gülüşü birbirine gönül verenlerin karşılıklı uzatılan kolları gibi kavuşarak çekerler, âdeta dudak dudağa gelirlerdi. Zaten her şey … deniz, dalga, köpük, kaya, ağaç, dal, kök, ne varsa… pembe bir camdan geçen bir bakış gibi, o gülüşten geçerek hep şenlenir gülerdi.

Gülen adanın nerede başlayıp nerede bittiği hiç bilinmezdi. Çünkü adanın kıyıları ve bağrı deniz altı Mağaralarıyla ve denizleriyle oyuk oyuktu. Adanın deniz altındaki koridor ve tünellerinden giren dalgaların suları, kuytu bir yerde sevişiyormuş gibi koyun koyuna fırıl fırıl girdaplanırlar, birbirine birşeyler fısıldayıp anlatırlar, sonra birden bire, çıldırasıya sevindiren bir müjdeyi duymuşlarmış gibi havaya, bir pırlanta sütununa benzeyen bir gülüş şelalesi fırlatırlardı. Sular iç içe ebemkuşakları yaparken ürkek çığlıklar duyulurdu. Sular yine adaya dökülürdü. Paniğe tutulan sular, kendilerini uçurumdan aşağıya atarlardı. Sanki edepsiz olan su perilerine sataşıp çimdiklemişti, duyulan çığlıklar onlarındı.

İzmir’in büyük Kaliferni şirketinin ünlü eksperi Murat Kocadağ, Deli Davut’a; “Bana bak! Gülen Ada’yı biliyor musun? Bu ada nerededir?” diye sordu.

Deli Davut’un cevap olarak, kolay ve geniş bir kavisle havada gezdirdiği eli, sanki adanın sınırlarını dört bucağa fırlatıyor ve adaya dolaylarından tama-men hür bir varlık veriyordu. Eksper, “Ada ne yapar? Güldüğünü söylüyorlar. Sahiden güler mi?” diye sordu.

Deli Davut, “fırlattığı bir topu ata tuta yapayalnız oynayan bir çocuk gibi, gülüşünü fırlatarak “denizlerde tek başına oynar” dedi.

Eksper bir motor kiraladı. Kılavuzluk edecek olan Davut’un kayığı da yedekte çekilecekti.

Kocadağ’ın tavrında ve sesinde, sahip olduğu otomobillerin, emlakin ve paraların büyük tutarı sırıtırdı. İnsan onunla görüşürken, bir insanla mı konuşuyor yoksa otomobille, emlak ve arazi ile ve para kasası ile mi konuşuyor pek bilinmezdi. Adanın da asıl tuhaflığı, adamın adayı değil, ama adanın adamını seçmesiydi.

Uzaktan yanaşmakta olan Kocadağ’lı görünce oda yavaş yavaş büyümeye koyuldu. Zaten onun saati saatine uymazdı ki durup dururken burası kararır, ötesi aydınlanır, kızarır, morarır, mavileşir, bulut olur yayılır, buğu olup uçup giderdi. Oraya, bütün gönül gözlere ve kulaklara toplanarak patırtı yapıp adayı ürkütmemek için, usul usul ayak ucuna basarak gidilirdi. Oysa koca dağ otomobilin parasını sayınca, otomobile binmek ve yumuşak koltuğun üstüne yan gelmek hakkını kazanmışçasına adanın önüne gelip kendisini eğlendirmek için soytarılık yapmasını bekliyordu. Gönül değil, şaka değil, para veriyordu. Ada, koca dağı görünce tepesine doladığı koskocaman kara bulutu başına davul kadar kavuk edindi ve deniz ortasında asık suratlı bir gulyabani kesildi.

Motor adayı kıyılarken adanın ağzı kalabalık mağaraları köpür köpür köpürerek koca dağın suratına deniz tükürdü. Kayalar diş göstererek hırlıyor-lardı. Kunduralarının tabanlarıyla, şap şap diye tapu senedi damgalarcasına adım atar eksper, adanın artık adam akıllı damarına basmıştı. Kaya sırtını sirkince koca dağ düştü. Patavatsız taşlar kuş tüyü kesileceklerine kaskatı dondular. Bazı kayaların tepesi attı. Her delikten havaya sular fışkırdı. Kocadağ sırıl sıklam oldu. Sudan kaçınayım derken çalılara daldı. Adanın tüğleri diken diken oldu.santal çalıları Kocadağ’a çelme taktı. Kocadağ durmamacasına sırtüstü, yüzüstü  geliyordu. Adanın bağrı hava dolu bir gayda kesilmişti. Her deliği dağı dağa kavuşturan, diş kamaştırıcı bir cayırtı koparıyordu. Adanın sinini tutmuş-tu. Ada yapa yalın sertliği ile, sipsivri sokuculuğu ile kapkanca tırmalayıcılığı ile Kocadağ’a kaktı, tekmeledi, tokatladı ve daladı.

Kocadağ’la beraber gelen bir adayı göklere çıkarırcasına metheden iki badı badı bacaklı tâtip, bu edepsiz ve terbiyesizliği ada değil, fakat kendileri ediyor-larmış gibi sıkılıp büzülüyor. Kocadağ düştükçe yerden tememalar çıkarıyor-lardı.

 

[sam id="12" codes="true"]
 

Kocadağ kan ter içinde Davut’a “Ülen, senin metettiğin ada bu mu? Hani ya türkü söylerdi? Eşek gibi anırıyor be! Ada değil baş belası!” diye gürlerdi.

Deli Davut “Ah efendim, bu güne dek hiçte böyle anırmamıştı.”dedi.

Kocadağ “Ne zoruma ! bu zırıltıyı dinleyeyim? Giderde o teldeki fonografımı çalarım”dedi. İki kâtip de yerden temaşa ederek “isabet buyrulur efendim” dediler. Bunun üzerine koca dağ motora binince, Davut’u kayığı ile adada bırakarak çekilip gitti.

Deli Davut şaştı kaldı. Rüzgar dindi. Sular karardı ada geceye kaydı. Ay çıktı. Adanın üzerindeki bir buluttan ince bir nur iniyordu. Serinlik ve fıltıdan ibaret bir duvaktı. Adaya sükût serpiyordu. Titreyici yağmurun her damlası ay ışığında ince bir gümüş tel oluyordu. Ay ışığı buğuda bir ebem kuşağı sallandırdı. Sanki ada milyonlarca gümüş tellerle ebemkuşağına asılı salınıyordu. Ada gelin kuşağının kavisiyle sanki Davut’un üzerine eğilmiş gülümsüyordu.

Deli Davut uykusundaki tebessümünün halesiyle, ebemkuşağının çemberini tamamlıyordu.

Denize düşen çiğ tanesinin, ayrılığını denizde kaybetmesi gibi, Deli Davut ta adadan ayrılığını kaybediyordu.

Gündüz gülüşe gülüşe gelmiş-lerdi.

Ay ışığında ise ayrı gülümseme onları birbirine sarıyordu.

Dünya kendi yolunda, onlarda rüyalarında döne döne gidiyorlardı.

Cevat Şakir Kabaağaçlı

 

Geleceğin Kısa Tarihi – II

Şubat 3, 2012 in Kitap Özetleri

<<< 1.Bölüm 
 
Petrolün henüz bilinmeyen ya da Irak, okyanuslar vs. gibi iyi bilinmeyen birçok rezervi bulunmaktadır. Kısacası bir yüzyıl daha fiyat konusu dışında herhangi bir petrol sorunu yaşamayacağız. Ama neticede başka enerjilere geçmeye elbet mecbur kalacağız.
Radyoaktif atıkların yönetimi politik olarak kabul edildiği taktirde nükleer enerji daha sık kullanılacaktır ve güneş enerjisi gibi enerjiler ancak depolanabilir olduğu zaman vazgeçilmez olacaklardır. Zaman içinde enerji pahalılaşacaktır; tabii bu döneme kadar geçen zaman zarfında artan dünya nüfusunun ihtiyacını karşılamak için tarımsal ya da benzeri üretimleri de artırmak gerekecektir. Gün geçtikçe elimizdeki kaynaklar hızla tükenmektedir. Örneğin XX. yüzyılın son on yılında Almanya’nın batısındaki orman rezervleri yarı yarıya azalmıştır. Her bir saatte bir futbol sahası büyüklüğünde orman arazisi yok olmaktadır. Karbon gazının kullanımı ile birlikte atmosferin ısısı hissedilir bir şekilde artarak 2050’den önce dünya ısısının 2 derece yükselmesine ve 2100’den önce de 5 derece artmasına neden olacaktır. Buzulların erimesi tüm bu birbirini takip eden olayların bir neticesidir. Böylece denizlerin seviyesi yılda 2 mm artarak 2050‘yılında en az 12 cm yükselmiş olacaktır. Yüksek maliyetli doğal afetler birbirini takip edecek, ağaçlar eskiye oranla daha kısa sürede büyüyecek ancak daha hassas olacaklar, kuşlar ve balıklar daha farklı noktalara yönelmeye başlayacaklardır. Kıyılar yaşanmaz bir hal alırken Afrika çölü her sene Belçika büyüklüğünde genişlemeğe devam edecektir. Çevreye zarar veren gazların etkisi kolay giderilemeyecek ve tüm bu gelişmeler karşısında 1999 Kyoto Antlaşması yetersiz kalacaktır. Kuraklıkla birlikte içme suyu sıkıntısı yaşanacak, zira şimdiye kadar doğal içme suyu kaynaklarının %80 ini tüketmiş bulunmaktayız. Kirli su, her gün 15.000 kişinin hayatına son vermekte ve yüzlerce hastalığı beraberinde getirmektedir. 2025 yılına geldiğimizde özellikle Afrika, Ortadoğu ve Güney Asya’da olmak suretiyle dünya nüfusunun yarısı içme suyu sıkıntısı yaşayacaktır. Bu ve benzeri olaylar dünya üzerindeki birçok canlı türünün ortadan kaybolmasına neden olacaktır.Tüm bunların yanında, teknolojik alanda günümüze kadar kaydedilen gelişmelerin ardından otomobil, beyaz eşya, internet, cep telefonu, tarım gibi bazı sektörlerde yavaşlama dönemi yaşanmaktadır. Halbuki, bunca enerji sıkıntısı ile karşı karşıya kalacağımızın bilincindeyken asıl ilerlemeleri, tohumların daha az enerji ve su tüketmesi ya da hidrojen gazının stoklanması vs. gibi alanlarda kaydetmemiz gerekmektedir.
 
Gerçek yokluk: Zaman
Zamanla; çalışmak için, mutfakta iş yapmak ya da temizlik yapmak için daha az vakit harcar hale geleceğiz. Buna karşılık, şehirlerin genişlemesiyle ulaşıma çok daha fazla vakit ayırmamız gerekecektir. Bu durumda iş amaçlı yolculuklarımızda ya da işe giderken harcayacağımız zamanı müzik dinlemek, film seyretmek ve iletişim kurmak için değerlendirebileceğiz.Zamanla; insanlık ve teknoloji geliştikçe, kendimizi sürekli geliştirmemiz, bir şeyler öğrenmemiz, bilgi edinmemiz gerekecektir ve bunun için gereken zaman da artmaya devam edecektir. Neticede günün birinde gerçek yokluğun zaman olduğunu anlayacağız ve böylece insan ömrünü biraz daha uzatmaya çalışacağız. Hatta biraz daha ileri gidip olmazsa olmazlarımıza (doğum, uyku, öğrenim, nekahat, karar verme) gereken zamanları kısaltmayı deneyebiliriz. Örneğin; bir çocuk dokuz aydan önce doğup, bir yaşında yürümeyi öğrenip, 3000 saatten kısa bir sürede de bir dil konuşmayı öğrenebilse insanların kendilerini geliştirebilmeleri için ve “daha iyi”ye yönelebilmeleri için yeterince zamanları olabilirdi. Zaman bu şekilde ilerlerken; dokuzuncu düzen 2025 yılına kadar en azından tarımını, sanayisini, yeni teknolojileri muhafaza etmeyi, silah sistemlerini modernleştirmeyi, ticari alanlarını korumayı, vs. sağlayabilecektir.
Kaliforniya merkez olmayı sürdürürken, teknolojik gelişmelerden de geri kalmayacak ve bu süreçte Washington, Avrupa ve Onbir’lerle iyi bir birleşme sağlayacaktır. 2030’lu yıllardan sonra, internet hala İngilizce konuşulan bir Amerikan düzenlemesi ise, yeni farklı oluşumlar Amerikan politik ve kültürel gücüne karşı hareket edecekler ve zamanla Amerikan şirketleri bile Amerika Birleşik Devleti’ nden kopmaya başlayacaktır. Zira bu firmalar da amaçlarının, imajı gün geçtikçe sarsılan ülkelerininki ile aynı olmadığını anlayacaklar, hatta aralarından bazıları yabancı yatırım fonlarının kontrolüne geçecektir ve böylece bir “merkez”in en önemli gücü “para” sarsılmaya başlayacaktır.
Halkın büyük şehirlere yönelmesiyle; okul, hastane gibi sosyal tesislerin eksikliği artacaktır. Yabancı işçilerin gelmesi ve şirket merkezlerinin yer değiştirmesiyle birlikte Amerikalıların maaşları gittikçe azalacak, zenginlerle işçilerin gelirleri arasındaki fark insanların Amerikan rüyasından şüphe etmelerine neden olacaktır. Enerji, su, sağlık, eğitim, güvenlik, emeklilik vs. insanların gelirlerinin büyük bir kısmını tüketecektir. Amerikan parası ekonomik dövizden ziyade politik bir döviz haline gelecek ve bu durum da paranın kullanımını kısıtlayacaktır. Kısacası 2030’lu yıllara doğru Amerikan şirketleri, sağladığı karları kendi topraklarında tutamaz hale gelecektir. Yabancı merkez bankaları da başka dövizlerle kendi rezervlerini dengelemeye başlayacaklardır. Evlerini teminat olarak gösteren Amerikan vatandaşları evlerini satmaya başlayacak bu durum ise gayrimenkul fiyatlarının bir anda düşmesine neden olacaktır ve tüm bu olayların neticesinde, devlet borçluların sorunlarına çözüm bulamayacaktır. Hükümet zayıfı koruyamayacak hale gelecek, üretim yavaşlayacak ve işsizlik hiç ulaşmadığı seviyelere çıkacaktır. Kısacası finansal kriz patlak verecektir. Böylece dokuzuncu düzen dönemi de sona erecektir. Onuncu pazar yöntemi mümkün olacak mı? Onuncu yöntem, uluslar arasında yeni dengeler yaratabilmeli, yeni teknolojilerle kısa sürede giyim, besin üretebilmeli; azalan enerjilerin yerine yenilerini getirebilmelidir. Bu onuncu yöntemin merkezi yine çeşitli konularda çok güçlü bir bölge olmalıdır. 2025 krizinden sonra bile Amerika Birleşik Devleti askeri, teknolojik, mali ve kültürel açılardan dünyanın en güçlü ülkesi olarak kalacağından söz konusu onuncu merkez yine Amerika Birleşik Devleti’nde olacaktır. Zira Washington hala dünyanın politik başkenti, Amerikan ordusu da dünyanın askeri gücü olmaya devam edecektir. Bir şehrin ya da bir bölgenin “merkez” olabilmesi için, ilk olarak iletişim-ulaşım ağını elinde tutabilecek büyüklükte bir limana sahip olması, kendi kendine yetebilecek ve hatta dışarıya yönelik üretim yapabilecek boyutlarda tarım olanaklarına ve bunu kullanabilecek insan gücü ile teknolojiye, ayrıca güçlü bir sanayiye sahip olması gerekmektedir. Ancak tüm bunlar “merkez” olabilmek için yeterli değildir. Bir merkezin tüm dünyayı yönetebilmesi için kendi finansal, banka vs. kuruluşlarını oluşturabilecek, yeni teknolojileri finanse edebilecek güçte “para”sı olması gerekmektedir. Günümüz merkezinden önce; limanı , güçlü tarım desteği ile Brugge; ardından yine güçlü tarım desteği ve izole limanı ile Vendik; üçüncü olarak Anvers; dönemi içinde uygun tek Akdeniz limanı olarak Cenova; ardından Amsterdam; yine önemli limanı ve sanayisi ile Londra; yedinci ve sekizinci olarak Boston ile New York merkez olmuşlardır. Dokuzuncu merkez Kaliforniya’dır. Onuncu merkez muhtemelen San Diego olacaktır. “Merkez” Kuzey Meksika’dan Batı Kanada’ya kadar ulaşan bölgeye de uzanabilir. Günümüzde hala Amerikan İmparatorluğu’nun ebedi olduğunu düşünen Amerikalı yöneticiler bulunuyor. Onlara göre; Amerika bir imparatorluk değil, bir demokrasi. Tarih, “merkez” in illa en geniş alana yayılmış ya da en kalabalık olan ulusun topraklarında olması zorunda olmadığını göstermiştir. Londra gerek büyük kapasiteli limanı, gerek sanayiye değin gücü, en önemlisi ise parasal gücü sayesinde bu görevi üstlenebilir ancak arazisinin ve iklim koşullarının elverişsizliği nedeniyle tarımsal güç konusunda yetersiz kalabilir. “Merkez”; Londra’dan Brüksel, Lille ve Paris’i geçerek Frankfurt’a kadar uzanan hızlı tren hattı üzerindeki şehirlerden oluşabilir. Böylelikle gerekli mali ve sanayi güç sağlanır. Bu durumda, bu bölge Kaliforniya’nın, Euro ise Amerika Birleşik Devleti dolarının yerini alabilir.
Bunların dışında İskandinav Ülkeleri’nde Stockholm, Helsinki ve Oslo arasında yeni bir ‘merkez’ ortaya çıkabilir. Ancak, kuzey ülkelerinin dünya tehlikelerinden uzak durma tutumu nedeniyle bunun gerçekleşmesi küçük bir olasılıktır.Hiçbir Avrupa Ülkesi, bir ‘merkez’in ihtiyaçlarını karşılamaya ve “merkezi” muhafaza etmek için gereken masrafları karşılamaya hazır olmayacaktır.
2030’lu yıllarda Japonya’nın komşularına ve diğer civar ülkelere kıyasla teknolojisi daha ileri olacağından, o bölgede bir güç haline gelecektir. Ancak 1980’de olduğu gibi o tarihlerde de ekonomisi uluslararası bir değer konumuna gelecek kadar yeterli olmayacaktır.
Shangai ve Bombay 2030’lu yıllarda dünyanın en büyük iki ekonomisi haline gelebilirler, eğer bu durum gerçekleşirse ticari düzenin ‘merkez’’i olabileceklerdir. Ancak bunu başarmak için iletişim şebekelerine, kentsel yapılarına, hukuki ve teknolojik yapılarına, güvenlik güçlerine ve orduya değin altyapı oluşturmaları, yüksek sayılarda insana iş olanağı yaratmaları vs. gerekmektedir. Kısacası, Shangai ve Bombay’ın ‘merkez’ olabilmeleri çok zordur.
Çok uzun bir zaman sonra Avustralya da ‘merkez’ olma konumuna gelebilecektir.
Ancak, nakliye yani ulaşım konuları; Sydney’in Tokyo ya da Los Angeles’e uçakla dört saatlik, gemiyle beş günlük mesafeye indirecek kadar teknolojik gelişmelere bağlı olduğundan, bu bölgenin ulaşım-iletişim açısından dünya ticaretini kontrol etmesi mümkün olamayacaktır.
İslam Dünyası da (Ankara, Kahire, Bağdat, Cakarta) ‘merkez’ olmayı arzu edeceklerdir. Ancak bunun için sanayi, kültürel, politik, mali olanaklarının olması, hatta günümüzde imkansız olarak gözüken fikir özgürlüğüne sahip olmaları gerekir. Çok uzun süreliğine; geleceği yönlendirecek üç dalga ortadan kalkana kadar düzenin işleyişinde herhangi bir ‘merkeze’ ihtiyaç duyulmayacaktır. Pazar, yeteri kadar güçlü olacak ve üretici sınıf dünyayı yönetmek için artık aynı yerde yaşamak zorunda kalmayacaktır. Yeni sanayi birçok farklı noktaya aynı anda yerleşecek ve düzen ‘merkezsiz’ işleyecektir.
 
[sam id="12" codes="true"]
 
 
Geleceğin ilk dalgası : Hiperimparatorluk
Genel kanı; geçmişin, sadece pazarın ve demokrasinin genelleşmesinden ibaret olacağıdır; bu da tarihin sonu anlamına gelmektedir. Zira, artık bir diktatörlüğü demokratikleştirmek için savaş yapılmıyor. 2025 – 2035 yılları arasında, dokuzuncu düzen gücünü yitirerek yerini, tek bir güç ile değil de, birden fazla güç ile idare edilen bir düzene bırakacaktır. Tabii bu düzenin de ne kadar ayakta kalacağı tartışılır.2050’lere doğru, yeni teknolojik olanaklar sayesinde dünya düzeni evrensel olan pazar etrafında birleşecek ve Hiperimparatorluk başlayacaktır. Dünya pazarı eski alışkanlıklarına devam edecek yani kısmen Amerikan yapısını muhafaza edecektir.
2035’li yıllara doğru Çin’de ve Müslüman Dünyası’nda ticari büyüme, diktatörlüğü ortadan kaldırıp, parlamenter demokrasiyi getirecek bir orta sınıf yaratacaktır. Şili, İspanya, Rusya ya da Türkiye’de Hinduizm’in veya İslamiyet’in demokrasiye karşı direnişinin ortadan kalkmasından Mısır, Endonezya, Nijerya, Kongo, Çin ve İran’da etkilenecektir.Serbest seçimlerin uzun süreli pazar demokrasisini sağlamaya yeterli olmadığını,Irak ya da Cezayir örneklerinden, ekonomilerini ve politikalarını sabitleyememeleri ile gördük. Bu ülkelerin; sistemde başarılı olabilmeleri için insan haklarına saygı gösteren laik kuruluşlar, parlamento, politik parti, hukuk sistemi ve güvenlik güçleri ile donanmaları gerekir. Demokratik uluslar bu ülkelerin şirketlerine, ürünlerine, öğrencilerine vs. pazarlarını açarak yardımcı olabilirler.
Bu süre zarfında bazı bölgeler diğerleri ile bir arada yaşamaya devam etmek istemeyeceklerdir. Çek Cumhuriyeti’nin Slovakya’dan ayrılması bunun bir örneğidir. Tüm bu geleceğin demokrasilerinde, ulusal gelirin önemli bir kısmı bir süreliğine kamu bütçelerine, sosyal ve özel sigorta sistemlerine kayacak ve köylü sınıfı ile işçi sınıfları ortadan kalkacaktır.Demokrasi ve pazar aynı güce sahip oldukları sürece birbirlerinin rekabet alanlarını paylaşıp, sınırlarına saygı duyacaklardır. Her kıtada başlıca bir ya da iki güç ile (Amerika Birleşik Devleti, Brezilya, Meksika, Çin, Hindistan, Mısır, Rusya, AB ve belki Nijerya) dünya çok merkezli bir şekle dönüşecektir ve gelecekte bu dokuz ülke birleşip dünyayı yönetecektir.Uluslar ya da uluslararası kuruluşlar, sanayi ve finansal güçleri, pazarları sınırlandırmayı deneyeceklerdir. Ardından, sağlık ve eğitim gibi sektörlerdeki kamu çalışanları daha sonraları hakimler, askerler tamamen özel sektör çalışanı haline geleceklerdir. Gün geçtikçe pahalılaşacak olan bu sektör hizmetlerinin yerini, seri üretilecek sanayi ürünleri alacaktır ve böylece Pazar ile Pazar demokrasileri arasında jeopolitik bir çatışma başlayacaktır.
 
Hipergözetim’den Otodenetim’e
Özel şirketler önce işlev ardından da seri üretim ürünlerini ticaretleştirmek isterler. İlk olarak daha fazla bilgi ve enerjiyi daha az yer kaplayacak şekilde biriktirmeyi,daha az ham madde ve enerji tüketmeyi araştıracaklardır. Zaten günümüzde üretilen ürünler hep daha az enerji tüketmeye yönelik üretilmektedir. Bütün bunlar ancak nano teknoloji sayesinde gerçekleşebilecektir. Çeşitli teknolojiler; suyu, ormanı ve petrolü daha az kullanmamıza yol açacak ve deniz, uçak ile ilgili bilinmeyen birçok kaynaktan yararlanmamızı sağlayacaktır. Nano bilgisayarlar üretilecek ve enerji nano merkezleri hidrojen pilleri kullanmaya başlayacaktır. Ulaşım, iletişim, eğlence, bilgilenme yöntemleri herhangi bir nesnenin bünyesine entegre olabilecek kadar küçültüleceklerdir. Evcil robotlar ihtiyaç duyanlara gündelik yaşantılarında yardımcı olacak, arabalar kendi kendilerine gerekli adrese gidebilecekler, Tokyo ile Los Angeles arası hipersonik uçaklar sayesinde dört saatten kısa sürecek vs. ve en sonunda Ay’a ardından da Mars’a seyahatler düzenlenecektir.
2040’lara doğru hükümetin birçok görevini üstlenecek olan gözetim nesneleri kullanıyor olacağız. Eğitim, sağlık gibi hizmetler makineler tarafından karşılanacak, bu da şirketlere yeni pazarlar oluşturup ekonomik verimliliği arttıracaktır. Gözetmenler ticari düzen’in gereksinimlerine karşılık verecekler. Bu süreç iki aşamada gerçekleşecektir: hipergözetim ve otogözetim. Pazar kuralları demokrasi kurallarının önüne geçince;eğitim, sağlık, güvence ve hukuk alanlarında ki kamu hizmetleri özel şirketler tarafından rekabet konusu oluşturacaklardır. Özel şirketlere doğru gerçekleşecek olan bu yöneliş,azalan kaynaklarda tasarruf yapılmasına yardımcı olacaktır. Daha sonra özel hizmetler, sosyal hakları ve idari hizmetleri yönetecek, böylece resmi bir belgeyi biraz daha fazla ödeme yaparak daha kısa sürede alabileceğiz. Diğer bir deyişle kamu hizmetleri ücretli olacak.
Tüm kullanıcılar tüketici konumuna gelecek ya hizmeti satın alacaklar ya da sigorta şirketlerine prim şeklinde ödeme yapacaklar. Bu sigorta şirketleri hastalığa, işsizliğe, vefatlara, hırsızlık ya da yangına vs. karşı kişilerin kendilerini korumaları için onlara prim ödetmenin dışında bir de kapsayacakları riskleri en aza çekmek için gerekli normlara uyup uymadıklarını da kontrol edeceklerdir.
Böylece, zamanla diğer şirketler de olası sanayiye değin felaketleri en aza indirgemek için normlara uymak zorunda kalacaktır. Kısacası, şirketler güvencelerini ödedikleri çalışanlarına; sağlıkla, tasarrufla, varlıklarıyla vs. ilgili gerekli normlara uyup uymadıklarını kontrol edeceklerdir. Formda olmak sosyal açıdan gerekli bir davranış haline gelecektir. Sigorta şirketlerinin verimli olabilmeleri için sigortaların en az üçte birinin normlara uyması gerekmektedir. Bu da herkesin gözetleneceğinin göstergesidir.
Gözetim, geleceğin sihirli sözcüğüdür ve hipergözetim dönemi ile birlikte teknoloji sayesinde, ürünlerin, nesnelerin ve insanların tüm hareketlerinden haberdar olabileceğiz. Bu sistem ileride askeri hareketlerde de kullanılabilecektir. Tüm kamu alanlarına yerleştirilen minyatür kameralar geliş, gidişleri kontrol edecektir. Biometrik teknikler (iris şekli, yüz ve el şekli, parmak izi vs.) yolcuların, çalışanların hatta tüketicilerin kontrolünü sağlayacaktır. Sayısız makineler; insan vücudunu, nesnelerin durumunu, sağlığını kontrol edebileceklerdir. İnsanların günlük hayatına dair kareler biriktirilip, uzman şirketlere, kamu ya da özel polis görevlilerine satılabilecektir. Böylece gizli hiçbir şey kalmayacak; herkes, herkes hakkında her şeyi bilir konumuna gelecektir. Böylece bilinmeyene karşı olan merakta zamanla ortadan kalkacaktır.
2050’lere doğru pazar uzaktan gözetimi düzenlemeye devam etmeyecek, seri üretilen sanayi ürünleri herkesin, her şirketin kendi normlarında otogözetim yapmasını sağlayacaktır (enerji, su, hammadde tüketiminin, malvarlığının otogözetimi). Bu makineler zaman kazanılması konusunda da bizlere çok yardımcı olacaklardır. Kıyafetlere konulan minyatürleştirilmiş otogözetim bilgisayarları; kalp atışlarımızı, tansiyonumuzu kaydedip, kolesterolümüzü ölçeceklerdir. Çeşitli organlarımıza yerleştirilen mikroskobik algılayıcılar, organlarımızın düzenli çalışıp çalışmadığını kontrol edebileceklerdir. Benzer çalışmalar eğitim alanında da gerçekleşecektir. Gözetim, otonom hale gelecek ve herkes kendi hapishanesinin gardiyanı olacaktır. Böylece otogözetimler, tespit edilen hataları gideren oto-onarımlar haline gelecektir. Bu da ilk olarak yaşlanma ile birlikte makyaj, güzellik, moda, diyet, jimnastik, estetik alanlarında görülecektir. İlk olarak organik malzemelerle insan vücudunu onarmaya çalışılacak, ileride kana karışarak yaşlanmayı ve kanseri önleyebilecek mikro kapsüller hayatımıza girecektir.
Bunların ötesinde, doğrudan beyine bağlanacak olan biyonik protezler sayesinde bilgiler, hafızalardaki resimler arasında seyahat etmek, bir şeyler öğrenmek, farklı düşüncelerle iletişim kurmak mümkün olacaktır.
 
Devletlerin yok oluşu
Söz konusu teknolojiler; devletlerin, kamu kuruluşlarının rolünü azaltacaktır, çok merkezli pazarda devletlerinin gücünün azalmasına neden olarak, şirketler uygulanan vergilerden kendileri için daha avantajlı olanını tercih ederek merkezlerini bu avantajlı vergilerin uygulandığı ülkelere taşıyacaktır. Bunun üzerine hükümetler sermaye üzerinde vergi indirimine gidecekler ancak bunun neticesi olarak kaynakları azalacaktır ve devletler eğitim, sağlık, güvence gibi hizmetlerini özelleştirerek söz konusu hizmetleri pazara bırakacaktır. Böylece 2050’li yıllara geldiğimizde devletlerin yok oluşu başlayacaktır. Her ülkede siyasi partiler eğitim, sağlık ve güvence hizmetlerinin özelleştirilmelerini önlemenin yollarını arayacaktır.
Bu kargaşaya sosyal demokrat devletler diğerlerine kıyasla daha fazla direnebilecekler, bazı ülkelerde bu ulus kimliğinin yok oluşunu önlemek, göç dalgalarına karşı gelebilmek için ırkçı, laik, teorik diktatörler başa geçeceklerdir. Küreleşme ile birlikte ülkelerin yok olduğu sırada Afrika yeni yeni oluşumunu tamamlıyor olacaktır. Amerika Birleşik Devleti’nde de teknolojinin devletin faaliyetlerine etkileri benzer şekillerde görülecektir (Örneğin; internetin Amerika Birleşik Devleti’ne karşı rol oynaması ile vergiler yüzünden şirket merkezlerinin ülkenin dışına kaymasıyla vs.) ve Amerikan İmparatorluğu yavaş yavaş gücünü yitirmeye başlayacaktır.
 

[sam id="12" codes="true"]

 
Zamanın ticarileştirilmesi
Kapitalizm dünyayı koca bir pazara çevirecektir. Tüketmenin dışında geçen her an kaybedilen zaman olarak görülecektir. Hatta insanların evlerindeyken, öğrenirken, çalışırken tüketebilmeleri için şirket merkezlerini ve fabrikaları ortadan kaldırmaya bile yönelebiliriz. Ev ofisler, emeklilik anlayışını değiştirecek; ulaşım, ticaret yapılan yerlere dönüşecek vs. ve insan yalnız kalacaktır. Yalnızlığını gidermek için insanın tüketimi dolayısıyla da gözetimi artacaktır. Kimse bir diğerinin mutluluğunu düşünmez hale gelecek, kolektif yapılan her türlü iş imkansızlaşacak. Yalnızlık çocukluktan itibaren başlayacak ve insanlar bu eksikliği giderebilmek için evlerini, mallarını oyunlarını sırf kalabalıkta bulunmak için diğerleri ile paylaşır hale gelecektir.İnsan ömrü uzadıkça şirketler, çalışanlarından daha kısa ömürlü olacak, şirketlerin birçoğu kurucuları ile birlikte ortadan kalkacaktır. Bir diğer şirket şekli ise ‘Sirk-şirket’ denilen bir konunun ya da bir projenin üzerine kurulan şirketlerdir. Bu şirketlerin en önemli nitelikleri her dönemin konusunu veya projesini seçmek olacaktır ve yerleri,kullandıkları lisans vs. her daim değişebilir olacaktır. Şirket yöneticileri, çalışanlarının ve iş arkadaşlarının yaratıcılığını geliştirmek amaçlı her şeyi yapacaktır.
Bu şirketler devletlerin yokluğunun yaşandığı alanlarda faaliyet göstermeye başlayacaklardır. Alt yapı, motor, makine, gıda, ev eşyaları, giyim, taşıma, turizm,eğlence, güzellik, enerji, güvence, sağlık, eğitim vs. gibi alanlar önde gelecektir.Günümüz bankacılık sistemine kıyasla fakirlere yönelik mikro kredi sistemi ön plana çıkacaktır. İlk ‘Sirk-şirket”leri Amerikan kaynaklı olacaktır, zira uzun süreli dünya çapında olabilecek bir proje olanaklarını ancak Amerika Birleşik Devleti’nde bir araya getirebilirler.
AIG(sigorta); City Group (banka), Disney (eğlence), Bechtel (mühendislik),
Whirpool (ev aletleri), Exxon (enerji), Microsoft, Nike, Motorola, Coca Cola sirk-şirketlere örnek olarak verilebilir. Söz konusu Sirk-şirketler daha sonra Avrupalı (Nokia, L’Oreal, Nestle, Danone vs) ve ardından da belki Hintli, Brezilyalı, Japonyalı, Çinli olacaklardır. Ulusal temelden sıyrılıp sabit bir yeri olmayan, yani göçebe bir şekil alacaklardır. Hiperimparatorluğun patronları, hipergöçebeler Sirk-şirketlerinin sermayedarları, hiperimparatorluğunun patronlarını oluşturacaklardır. On milyonun üzerinde kadın ya da erkek hiperimparatorluğu yönetecek olan çok merkezli dünyanın, tüm merkezlerinde yaşayacak olan bir hipersınıf oluşturacaklardır. Çeviri makinelerinin yardımı ile çok dil konuşup, daha uzun yaşamak için çaba göstereceklerdir. Öğrenmek, onlar için yaşam ihtiyacı haline gelecek ve böylece çalışmanın, tüketmenin ve öğrenmenin aralarındaki sınırlar kaybolacaktır. Özel korunaklı sitelerde ve çok eşli yaşam sürdüreceklerdir. Kimileri kendilerini korsan ekonomisinin hizmetine verip, geleceğin ikinci dalgasının başrol oyuncuları olacaktır. Diğerleri ise, yatırım yaparak geleceğin üçüncü dalgasının başrolünde yer alacaklardır. 2040 yıllarında tüccarlar, doktorlar, hemşireler, avukatlar, hakimler, polisler, öğretmenler vs. en önemli tüketiciler olacaktır. Çoğunluğu sabit bir yerde çalışmayacak ve bu nedenle fiziki açıdan ve bilgi donanımı açısından sürekli yeterli olup olmadıklarını gözetip, takip etmek zorunda olacaklardır. Gençler için seyahat etmek, hipersınıfa yükseliş anlamını taşıyacaktır. Sigorta sektörü işsizliğe, hastalığa, düzensizliğe karşı ekonomik, finansal, kültürel gibi tüm alanlarda risklere karşı güvence şekilleri oluşturacaktır. Eğlence sektörü de değişik seçenekler sunacaktır. Orta sınıf eski merkezlerin elitlerinin yaptığı sporları yapacak ve orta sınıfta uyuşturucu tüketimi artacaktır.
Hiperimparatorlukla birlikte Pazar bugüne kadar ki en üstün seviyesine ulaşacaktır, ancak fakirlik hala devam edecektir. 2035 yılında günde iki dolardan az para ile yaşamak zorunda olanların yani alt kesim göçmenlerin sayısı; üç buçuk milyar civarında olacaktır. Zayıflayan hükümetler gerekli finansman yardımını temin edemeyecekler. Pazar, şehirde yaşayanların artan sayısına gereken alt yapıyı sağlayamayacak ve göçmenler daha fazla su ve çölleşme sıkıntıları ile karşı karşıya kalacaktır ve bu defa köyden şehre değil şehirden şehre göç başlayacaktır. Maalesef bu durum da her türlü baş kaldırı ve korsan ekonomisi için çok uygun bir ortam yaratacaktır.
 

[sam id="13" codes="true"]

 
Hiperimparatorluk yönetimi
Pazarın demokrasiye karşı bu zaferi sonunda devletsiz bir pazar oluşacaktır. Zira, 2050’lerde ya devlet kalmamış olacak ya da kalanlar ne vatandaşlarına eşit muameleyi ne de bilgi özgürlüğünü sağlayamayacaktır. Bankalar, her ay dünya merkez bankaları başkanlarını bir araya getirecek olan mali kuruluşlarla çalışacaklardır. Böylesi bir organizasyon, dünyanın başlıca paraları arasında sabit bir parite belirleme konusunda büyük rol oynayacaktır. Diğer sektörlerin oluşturduğu organizasyonlar da korsan ekonomisine karşı direnebilmek amaçlı kontrol kuralları belirleyeceklerdir.Muhasebecilik, avukatlık, bilgisayarcılık, eczacılık vs. gibi birçok meslek de kendi normlarını ilan edeceklerdir. Üyelerini gözetleyip, skandalları önleme amaçlı özel oluşumlar kuracaklardır.
Enerji, telekomünikasyon, sağlık ve eğitim alanlarında da yönetim amaçlı kurumlar kurulacaktır. Kısacası, yönetim tek başına bir ekonomik sektör oluşturacaktır.Tüm bu “gözetim” organları ilk önce Amerikan İmparatorluğu tarafından yönetilecektir. (Örneğin, günümüzde ICANN interneti yönetmektedir.)
2050’li yıllara doğru hiperimparatorluk büyük kontradiksiyonların ve büyük dengesizliklerin dünyası haline gelecektir. Hipergözetim, otogözetim ardından oto-onarım ile hasta organlarımızı belki uzuvlarımızı tedavi edip hatta onları üretebileceğiz. Ardından insanı üretip, insanı ticari bir mala dönüştüreceğiz. Böylece sevdiklerimizin kopyalarını, ya da hayalimizdeki insanın kopyasını yapabilir hale geleceğiz. Bu versiyonun sonu hiperimparatorluğun son klonun yok oluşuna kadar ölüm ile birlikte ertelenecektir. Kısaca hiperimparatorluk da başarılı olamayacaktır. Zira, insanlar birer makineye dönüşüp böylesi bir kabusu yaşamak istemeyeceklerinden, bunun gerçekleşmemesi için ellerinden geleni yapacaklardır.
Geleceğin ikinci dalgası: hiperçatışma
Sovyet sisteminin ve demokrasinin genelleşmesiyle savaş yaşantımızdan çıktı, silahlanma yarışı son buldu ve tüm ülkeler ekonomik büyüme ile daha çok yayıldıklarını anlamaya başladı. 2025 yılına kadar, bölgesel birçok güç ortaya çıkacak ve her biri aynı zenginliklerin peşine düşecektir.
Çin, tekrar etkin bir güç olmayı hedefleyecek ve Taiwan’ı yeniden ele geçirmeye çalışıp Japonya’yı uzaklaştırmaya çalışacaktır. Amerika Güney Kore’ye yüklenecektir. Japonya Kore’den ve Çin’den gelebilecek herhangi bir hamleye karşı koyabilmek için silahlanacaktır.
Şii İran, Müslümanlığı kontrol etmeyi deneyecektir. Pers’ler Türkçe dilini kullanan ülkelere hükmetmeye çalışacak ancak Türkiye buna müsaade etmeyecektir.
Arabistan ve İsrail kendi bölgelerinde etkin güç olmayı sürdürmeye çalışacaktır. Cezayir ile Fas; Magrep’teki üstünlükleri için karşı karşıya gelecek ve de Nijerya ile Kongo çevrelerindeki bölgeleri kontrolleri altına almak isteyeceklerdir. Güney Afrika kuşatılmamak için komşularına hakim olmak isteyecektir.
Rusya, yeniden dünya çapında bir strateji elde etmek için İslamiyet’in ve Çin’in
karşısında yer alacak, komşularına karşı korunmak amaçlı da tekrar silahlanacaktır ve boru hattı boyunca askeri güçlerini yerleştirecektir.
Zaman içinde farklı kutuplaşmalar neticesinde, Amerikan politikaları ve ekonomisinin varlığına karşı isyan eden bir Latin Amerika; İsrail’i elimine etmek isteyen bir İslam Dünyası, Arap Dünyasını sarsmak isteyen Persler; İslamiyet’e ve Çin’e karşı kendisini koruyup Avrupa’nın bir kısmına yeniden hükmetmek isteyen bir Rusya ile aynı bölgelere göz koyan Çin’le karşılaşacağız.
Zaman içinde Çin, İran ve Rusya; Çin ile Pakistan; Rusya ile Avrupa Birliği; Pakistan, Mısır, Endonezya ile İran gibi akla gelmeyecek askeri birleşmelerle bile karşılaşabiliriz. İran ile Venezuela; Çin ya da Rus desteği arayışına gireceklerdir. Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devleti’ne askeri açıdan yaklaşacaktır ve Arap ligine gözlemci olarak girmeyi talep eden Venezuela’ya silah satışlarını gerçekleştiren korsan ordular yani, Rusya ile Cezayir yakınlaşacaktır.
Hiperimparatorluğun başladığı esnada; korsan dediğimiz gangster teröristler ve mafya’nın sayısı çok daha artmış ve daha güçlü bir konuma gelmiş olacaklardır. Hiperimparatorluk geliştikçe, korsanlar güç kazanmaya ve sayıca büyümeye devam edeceklerdir. Bazı korsanlar, günümüzde Somali’de şahit olduğumuz gibi; bölgelerini, limanlarını, boru hatlarını, vs kontrol eden savaş güçlerinin avucundadır. Şehirler o denli hızlı genişliyor ki zaman içinde onlar da hiçbir polis ya da askeri gücün müdahale edemeyeceği birer korsan haline geleceklerdir.
Mafya, uyuşturucu trafiği, beyaz kadın trafiği vb. gibi şeylerle uğraşan korsanlar, coğrafya gözetmeksizin kendilerini bir ülke misali korumak için para toplayıp silahlanacaklardır. Karşılarına çıkacak olan polislere, hakimlere, politikacılara vs. zarar vereceklerdir. Hipergöçmenler ( kimyager, entelektüel, muhasebeci, mühendis vs.) onların tarafına geçmeye ve dünyanın yok oluşunda rol almaya başlayacaklardır. El-Kaide’de şahit olduğumuz gibi bazı dini ya da politik gruplar da askeri açıdan güçlenerek bazı ülkelerin kontrolünü ele geçirmeye çalışacaklardır. Bunun gibi çeşitli korsan şekilleri ile de karşılaşacağız. Bu güçlerden kimileri demokrasiye karşı olacak kimileri politik eğilimleri yönlendirecektir.
Tüm bunlara karşı koyabilmek açısından uluslar, her geçen gün daha büyük bir askeri güce ya da polis kuvvetine yani sayıları gittikçe azalan, hayatlarını ortaya koyabilecek insanlara ihtiyaç duyacaklardır. Paralı güvenlik güçlerine yönelik şirketlerin sayısı artacaktır ve zamanla tüm güvenlik hizmetlerini yerine getireceklerdir. Bu kuruluşlardan kimileri barışı sağlamak kimileri bazı ülkeler tarafından uzaktan savaşmak vs amaçlı görevlendirileceklerdir. Bunların bazıları savaş kanunlarına uymayı empoze eden iyi hal kurallarına bazıları Cenevre Konvansiyonuna uyacak, bir kısım ise hiçbir kuralı kabul etmeyecektir. Daha sonra insanlar Amerika’ya ardından da ticari düzene karşı tepki göstermeye başlayacaklar ve bu tepki de ilerde laik öfke’ye dönüşecektir.
Bu da Amerika Birleşik Devleti’ne ve Ticari düzene karşı kritik koalisyonu oluşturacaktır. Zamanla, dinler, gerek politik alanda gerek sosyal alanlarda günümüzdekinden daha büyük rol oynayacaklardır ve hatta bazı kiliseler yokluk yaşayan insanları etki altına alacak olan finansal, askeri ve politik güçler haline gelecektir. Avrupa Hıristiyan kiliselerinin kapitalizme karşı çıkışına ve dini değerlerin siyasi bir şekle bürünüşüne şahit olacağız.
Zaman içinde sağcı partiler dini unsurları İslamiyet’e karşı daha çok kullanır hale
geleceklerdir. Hıristiyanlar’ın sayısı, Müslümanlar’dan daha fazla üstelik Müslüman Ülkeler ekonomik, sosyal ve kültürel açıdan dünyanın en az gelişmiş ülkeleri arasında yer almaktadır. Ancak bazıları doğal zenginlikleri nedeniyle dünyanın en zengin ülkeleri arasındadır.Mevcut nüfus artış hızları ile 2020 senesine kadar dünya üzerinde Müslüman sayısı 1,8 milyara ulaşacak, bu durumda Müslüman sayısı Hıristiyan sayısını geçecektir. Zaten kimilerine göre İslamiyet tüm dünyaya yayılacaktır. Asya da bu din savaşında rol alacaktır. Zira, Asya’da bulunan ülkeler Hinduizm, Budizm vs. adına savaş vermezler ise tüm Asya ülkelerinde İslamiyet hüküm sürecektir.
 
Hiperçatışma Silahları
Önümüzdeki 50 yıl içinde, ordular, sivil pazarda kullanılmadan önce kendileri için yeni teknolojiler geliştirecektir. Zira, polis ya da savunma ihtiyaçları için hükümetler hipergözetim ve oto-gözetim teknolojilerini finanse edeceklerdir. Geleceğe ait bu silahlar gözetim temeli üzerine oluşturulacaklardır. Bu yöndeki gelişmelere karşın elektronik ortamda e-bomba’lar ile bir ordunun iletişim ağını çökertme noktasına gelenler dahi olacaktır.
Yeni silahlar nükleer silahlar gibi konvansiyonel olmayanlara kıyasla daha çok kullanılır hale gelecektir. Buna rağmen anlaşmaların hak tanıdığı, beş büyük güç nükleer silah bulundurabilecek ve hatta aralarından kimileri nükleer taktik silahlarını, kısa menzilli olmak kaydıyla, kullanma haklarını koruyacaklardır.
Zamanla İran, Mısır, Türkiye, Brezilya vs gibi birçok ülke nükleer silah bulundurmaya başlayacaktır.
Bu ülkelere ek olarak çeşitli ülkeler de enerji sıkıntısı nedeniyle nükleer enerji santralleri ile donanacaktır.
Zaman içinde kimyasal, biyolojik, bakteriyolojik, elektronik ve nanoteknolojik silahlar da karşımıza çıkacaktır.
Kimyasal silahlar iz bırakmadan önemli konumdaki kişileri öldürebilecek, toplu salgın hastalıkları isteğe göre yayılabilecek; toz tanesi büyüklüğünde nanorobotlar düşmanın vücuduna nüfuz edebilecek; klonlama ile hayvanlardan canlı bomba yaratılabilecektir. Bu silahlar sadece güçlü ülkelerin laboratuarları tarafından değil, aynı zamanda ‘sirkşirketler’ tarafından da üretilecektir ve devlet olmayanlarda, yani uluslar, topluluklar,korsanlar da bu silahlara erişebilecektir.
Örneğin yakın bir gelecekte 400 dolara basit bir şekilde bir e-bomba üretmek mümkün olacaktır.
Amerika Birleşik Devleti elektronik, nükleer, kimyasal vs gibi tüm alanlarda çalışmalarına devam edecektir ve yüksek maliyetli çeşitli teknolojileri kullanacak olan yeni bir Amerikan Askeri Birlik ‘Future Combat System’ çok yakın bir gelecekte Amerika Birleşik Devleti tarafından oluşturulacaktır. Çin, Hindistan ve hatta Japonya ile Rusya askeri bütçelerini en azından Fransız’ların ya da İngiliz’lerin seviyesine gelecek şekilde arttıracaklardır. Artacak olan giderleri paylaşmak amaçlı birçok ulus mevcutlarının bir kısmını birleştirerek korsanlara ve ticari düzenin düşmanlarına karşı bir Birlik oluşturacaklardır. 2035’li yıllarda Birlik, ticari düzene hükmedemediğini görüp çok merkezli düzene geçip strateji değiştirip dünyanın kalanı ile ilgilenmeyi bırakacaktır. Korsanlara karşı kendilerini korumak amaçlı o denli büyük önlemler alacaklardır ki, bizleri de bu ülkelere seyahat ederken detaylı kişisel bilgiler vermek durumunda bırakacaklardır.
Avrupa ve başka yerlerde kimileri, askeri bütçelerini kısıp, silahsızlanıp, düşman ile işbirliği yapıp savunmayı kabullenmeyeceklerdir. Böylece nükleerden arınmış farklı düzende Devletler doğacaktır. Bunun dışında, savaşı önlemek amaçlı pazar demokrasileri barışı, ileride düşmanları konumuna gelme olasılığı olanlara yayacaktır.
Günümüzde ve gelecekte, özgür bir şekilde pazar demokrasilerinde yaşamak isteyenler; karşılarında, açıkça kendilerini yok etmek istediklerini ifade eden karşıt grupların varlığını kabul etmeyecektir.
Hiçbir ülkenin hedefi günümüzdeki şekilde kalmayacaktır; Kore’nin silahları Japonya’ya doğrultulmuşken günün birinde Amerika ve Çin’e yöneltilecektir, Hizbullah’ın yani İran’ınkiler bugün İsrail’ e yöneltilmişken yarın Kahire, Riyad, Alger, Tunus, Casablanka, İstanbul, Roma ardından Madrid, Londra ve Paris’e yönelecektir. Demokrasiler, bu tehditlerin karşısında önleyici önlemler alıp güçlü durup karşı tarafı sindirmelidir. Korsanlara karşı caydırma hareketlerinden netice almak olanaksızdır, zira toprakları yoktur, onları kendilerine toprak vererek sakinleştirmek ise imkansızdır. Mafya’yı Kolombiya ile Afganistan’ın kontrolü tatmin etmeyecektir, kökten İslamiyetçiler İsrail’in yok olmasını, Amerika Birleşik Devleti’nin Irak’tan ya da Suudi Arabistan’dan çekilmesini yeterli bulmayacaktır vs. Birlik bu sorunu önlemek amaçlı kitlesel imha silahlarına başvurmamalıdır, zira dış politikasını insan hakları üzerine kurup bunu ihlal etmemesi gerekir.
Bunların dışında dünyanın asıl karşılayacağı savaş suyun ve petrolün kıtlık savaşıdır. Geçmişte nasıl karbon ve demir için savaş yapıldıysa su, petrol gibi ender bulunan diğer hammaddeler içinde elbet savaş yapılacaktır. Petrolün fiyatı gün geçtikçe artacak ve en çok petrol tüketimi yapan ülke olarak Amerika Birleşik Devleti, Suudi Arabistan’ı ve Irak’ı kontrol etmeye devam edecektir. İran’da bu Amerika Birleşik Devleti’nin kontrolüne zaman içinde girecektir. Amerika Birleşik Devleti hem İran’ı hem de Çin’i takip etmek amaçlı Asya’daki mevcudiyetini sürdürecektir, Meksika körfezini hiç olmadığı kadar sıkı kontrole alacak ve bunların hepsi Çin ile Rusya, Amerika ile Çin, Türkiye ile İran arasında olası anlaşmazlıklara neden olacaktır.
İçme suyu da gelecekte çeşitli savaşlara neden olabilir. Dünya’nın 3 üncü yeraltı içme suyu kaynağı Guarani, Brezilya, Arjantin, Paraguay ve Uruguay arasında tartışma unsurudur. Hindistan’ın kendi topraklarında doğan suyu kontrol etme talebi, Türkiye’nin Fırat ile Dicle’yi kontrol etme projesi ilgili ülkeleri telaşlandıracaktır, ya da Nil nehrinden yararlanan 10 ülke gibi birçok ülke su sıkıntısı arttıkça aralarında anlaşmazlıklar yaşayacaktır.
Sibirya, Fas, Cezayir, Güney İspanya ilerde iklim değişmesiyle uğruna savaşılacak topraklar haline gelebilir.
Birçok ülke sınır komşusuyla savaşacak, kimileri komşusunu ortadan kaldırmaya kalkışacaktır, kısacası demokrasi ile birlikte uluslar arasında yeni çatışmalara zamanla şahit olacağız. Uluslar, aralarındaki sorunları sükûnet içinde çözemezlerse, sivil savaşlar ve ardından yeni Devlet oluşturmaları ile kendimizi karşı karşıya bulabiliriz.
Bu tür anlaşmazlıklar Kongo’da, Rusya ‘da, Orta Asya’da, Hırvatistan, Ermenistan, Türkiye ve İran arasında ya da gelişmiş ülkelerin çeşitli grupları arasında da yaşanabilir.
İran; Pakistan, Çin sınırından Filistin’e kadar olan bölgeyi kontrol altına alabilmek için;
Nijerya, komşularının hammaddelerini yönetebilmek için;
Kazakistan, Türkçe dilini kullanan bölgelerin tamamını kontrol edebilmek için; Rusya, İslamiyet’ten ve Çin’den kendini koruyabilmek için;
Çin, Taiwan’ı geri alabilmek Kazakistan’ı kontrol etmek ve Sibirya’yı alabilmek için;
Amerika Birleşik Devleti ise Taiwan’ı, İsrail’i ya da Avrupa’yı korumak için vs. savaşa girebilirler.
Türkiye ile Yunanistan’da, Amerika ile Meksika’da tanık olduğumuz ve anlam veremediğimiz kadar hırslı olan çatışmalar, günün birinde bu ülkelerden biri diktatör olursa, tekrar gündeme gelecektir.
Eskiden beri korsanlar yerleşik düzendekilere para ve güç uğruna saldırırlar ve denizdeki hükümleri ile yerleşik düzendekilerin iletişim kurmalarına mani olurlar; gelecekte ise korsanlar hareket eden her şeyi (uçak,kamyon,tren, gemi vs..) hedef alır hale geleceklerdir.
Ticareti durdurmak, turizmi, iletişimi, sirkülasyonu sonlandırmak amaçlı korsanlar yerleşik düzende yaşayanları beklemedikleri anda vurup sindireceklerdir. Bunun için modern şirketlerin tüm silahlarını kullanmaktan çekinmeyerek bizleri çok acı sahnelerle karşı karşıya bırakacaklardır. Çok merkezli dünyanın başlıca güçleri bu yaşanacaklara karşı koymaya çalışacaktır.
Çatışmalar o kadar yayılacak ki kuzey ülkeleri güney ülkeleri ile İslami teroristler uyuşturucu kartelleri ile birleşecek ve aynı anda sıcak ya da soğuk; özel ya da devlete değin savaşlar yaşanacaktır. Savaş kurallarına saygı gösterilmeyecektir. Günün birinde tüm bu çatışma kaynakları tek bir savaşta birleştiği takdirde ya da petrol, su, din, demografi çatışmaların başrol oyuncularının karşı karşıya geldiği Meksika, Tayvan ya da Ortadoğu’da hiperçatışma ile karşılaşabilir.
Dünya kimilerinin toprak kimilerinin para ve özgürlük için çarpıştığı bir savaş meydanına dönüşecektir. 1960 yılından beri bir nevi intihar yolu olan nükleer olanakları barındıran insanlık bunları günün birinde elbet kullanacaktır.
İnsanlık kendi sonunu getirmeden evvel hiperimparatorluğun başarısızlığı ve hiperçatışmanın tehlikesi; demokrasileri, korsanları yenebilmeleri için yeni çıkışlar bulmaya yöneltecektir.
Böylece, büyük şirketlerin geleceği önemli boyutlardaki askeri siparişlere bağlı kalmayacak, tüm dinler birer barış gücü haline gelecektir ve tüm Dünya’da Pazar güçlerini sınırlayan bir demokrasi hükmedecek, geleceğin 3üncü dalgası olan hiperdemokrasi, kıtlık, sefalet, ölümcül hastalık, iklim değişiklikleri ve insan çılgınlığı gibi çok daha acil konulara karşı savaş verecektir.
Bugün insanlığın kendini yok etmeye ya da pazar, bilim, savaş veya kötülük tarafından yok edilmeye mecbur olmadığını kanıtlaması gerekmektedir. Her şeyin değişime uğradığı bu dönemde, uluslar barbarlığa kaba kuvvet ile korkuya egoizm vs. ile karşılık vermeye başlıyor. Bu da, dünyamızda tam anlamıyla demokrasinin ve toleransın hüküm süremeyeceğini göstermektedir. İnsanlığı bu kötülüklerden korumak amaçlı, geleceğin 1inci ya da 2 ikinci dalgası insanlığa son vermeden 3. dalga yayılmalıdır.
İklim değişiklikleri, zengin ile fakirin arasındaki uçurumun büyümesi, uyuşturucu kullanımının artması, su ve petrol sıkıntısı, mali krizler, daha ölümcül teknolojiler, daha çılgın savaşlar gibi felaketler değişimin avukatları haline geleceklerdir. Hiperimparatorluk ve hiperçatışmanın başarısızlığının ardından her savaşın sonunda olduğu gibi geçmişten ders alarak, affederek, yeni ütopik politik projeler ortaya çıkartarak yine dünyayı farklı bir şekilde yeniden oluşturmaktan bahsedeceğiz. Tüm bunların ardından üretici sınıfı, mutluluklarının diğerlerinin mutluluklarına bağlı
olduğunu anlayıp ticari üretici sınıfın bir parçası olmayı ve korsanlara hizmeti sürdürmeyi red ederek insanlık üstü olacaklardır. Kendilerini dünya vatandaşı ve aynı zamanda da çeşitli birliklere üye göreceklerdir. Bundan böyle yaşadıkları ülkenin vatandaşı değil, konuştukları dile ait ülkenin vatandaşı olacaklardır. Mutluluğu farklı şeylerde bulup, aktarmanın insana özgü olduğunu yeniden öğreneceklerdir. Kadınlarda doğuştan aktarma olgusu olduğundan, kadınların ekonomik ve sosyal alanlardaki tırmanışından dolayı kadınlar erkeklere kıyasla daha insanlık üstü olacaklardır. İnsanlık üstü olanlar Pazar ekonomisinin yanı sıra, ücretsiz edinimi, kamu hizmetini, genel amacı ortaya çıkartacaklardır.
‘’ Relasyönel’’ diye adlandırdığım bu ekonomi, yokluk kurallarına uymayacaktır : “bilgiden vermek, vereni mahrum bırakmaz”. Böylece bu ekonomi, eğlence, sağlık, eğitim gibi gerçekte ücretsiz olan hizmetleri vermeye ve takas etmeye olanak sağlayacaktır.
Verdikçe verme isteği ve çalışmak zamanla bir zevk haline gelecektir. Transhumains’ler artık sadece ticari değil, aynı zamanda sosyal ve sanatsal inovasyonlar getirecek olan yeni bir üretici sınıf oluşturacaklardır.
Mikrofinans şirketleri, pazarın, demokrasinin en önde gelen şirketleri arasında yer alacaktır. Fakirliğe karşı, uyuşturucuya karşı, kadının korumasına yönelik, sağlık ve eğitim vs gibi alanlarda, şehirlerde çeşitli yeni şirketler doğacaktır. Çatışmaların çözümlenmesi, hastalıkların önlenmesine yönelik çalışmalar üstleneceklerdir ve yeni meslekler ortaya çıkacaktır.
Hiperdemokrasi Kuruluşları Birçok olay yaşanacak, yeni teknolojiler ortaya çıkacak ve aniden tarih’in akışı değişebilecektir. Yine şehirler insan hayatının geçeceği yerler olup, şehirde yaşayanların sayısı artacak, böylece önemli meblağlar şehirlerin altyapı ihtiyaçlarına kullanılırken, şehirler aynı zamanda en önemli vergi gelirine sahip olan yerler haline gelecektir ve geleceğin politik hareketi bu esas üzerine kurulacaktır.
Bu sırada devletler Pazar ataklarına karşı dayanabilmek amaçlı güvenlik, kamu sakinliği, özgürlük ve lisanın korunması gibi unsurlara önem vereceklerdir ve bu görevleri yerine getirirken zamanla sınırlar ortadan kalkacaktır. Her kıta, demokrasilerden bir Birlik oluşturacak ve her Birliğin, para sorumluluğu, Pazar şeffaflığı, çevre koruması, iç güvenliği, ortak alanın korunması vs gibi sorumlulukları olacaktır. Ayrıca kıtasal bir hükümeti ve bir Parlamento’su olacaktır. Avrupa Birliği’nde olduğu gibi, aynı kıtanın ülkeleri arasındaki sorunları çözmek amaçlı bir mercisi olmalıdır. Böylece Pazar demokrasisi dengesinin koşulları daha iyi konuma gelecektir ve Avrupa’da hiperdemokrasi başlayacaktır.
Birleşmiş Milletler organizasyonunun temelinin oluşturacağı dünya çapında yeni kuruluşlar oluşup Birleşmiş Milletler Yasası’nı dünya çapına yaymalıdırlar. Bu oluşumun güvenlik konseyi insanlığın korunmasına yönelik sosyal normlar oluşturup tüm dünya çapında uygulanmasını sağlayacaktır.
Uluslar arası mali kuruluşlar ise artık sadece en zenginlerin talimatlarını yerine getirmeyecektir. Bu dünya çapındaki hükümet, beyaz uyuşturucu trafiğine, köleliğe, mafyaya, iklim değişikliğine vs karşı askeri olanaklar sağlayacaktır. Zaman ilerledikçe Dünya çapında bir ceza mahkemesi gibi, yeni kontrol, savunma mercileri oluşacaktır. Dünya su ajansı, suyun kullanılabilirliğini muhafaza ederken, bir diğer merci tüketim mallarının niteliklerini kontrol edecektir ya da bir diğeri sigorta şirketlerini vs kontrol edecektir ve korsan ekonomisinin önüne geçecektir. Merkez bankası kara para aklamaya çalışan her türlü kuruluşu Mali Birliğin dışında bırakıp başlıca paraların istikrarını sağlarken Tek Para’yıda yönetecektir. Kalkınma Bankası da Dünya çapındaki anayasayı uygulayan ülke ya da şehirlerini büyük altyapı projelerini finanse edecektir.
Tüm bu kuruluşların merkezlerinin aynı yerde olma zorunluluğu tabiî ki yoktur.
 
 

Hiperdemokrasi’de Pazarın Yeri

Hiperdemokrasi kuruluşları Pazarın etkin bir şekilde faaliyet göstermesini sağlayacaktır. Bankacılık sisteminde mikro kredi sistemi hüküm sürecektir. Teknik gelişmeler, sağlık, gıda ve çevre sanayilerine yönelecektir. Yaşanan an, stoklan ana kıyasla değer kazanacaktır, yani sinema ücretsiz olurken tiyatro ücretli olacak ya da, müzik dosyaları ücretsizken konserler ücretli, kitaplar ücretsizken yazarların konferansları ücretli olacaktır.
Hiperdemokrasi, iklim, hava, su, özgürlük, demokrasi, kültür, bilgi’nin vs. oluşturacağı olağanüstü bu ortak mal mevhumu ortaya çıkacaktır. Kültürlerini, ormanlarını vs muhafaza eden ülkeler bu konuda bir fikir edinmemizi sağlayabilir. Bilgiye, bilinçlenmeye, eğitime yönelik yapılan her şey zaman içinde evrensel bir boyuta gelip evrensel bilgi’yi oluşturacaktır.

Geleceğin Kısa Tarihi – I

Şubat 2, 2012 in Kitap Özetleri

Gelecek Attali.jpg kısa tarihçesi
Yazar Hakkında Bilgi
Jacques Attali (1 Kasım 1943 ’de Cezayir) ‘de doğmuş bir Fransız ekonomist, yazar ve siyasetçidir. François Mitterrand’ın danışmanlığını yapmış, bu dönemden sonra ön plana çıkmıştır. Mitterrand’ın Fransa Cumhurbaşkanı seçilmesiyle Élysée Sarayı ’nda Mitterrand’ın makamının hemen yanında bürosu olan bir « özel danışman » sıfatını edinmiştir. Mitterrand için her akşam ekonomi, kültür, siyaset, okuduğu kitapların özeti gibi çok çeşitli konuları bir araya getiren notlar hazırlamaya başlamıştır. G7 zirvelerinin Fransaaçısından organizasyonu, Fransız Devrimi nin 200. yıldönümü kutlamalarının organizasyonu onun sorumluluğu altında gerçekleşmiştir. 1984′de ekibi ile birlikte, yeni teknolojileri geliştirme amaçlı Avrupa Bilimsel Araştırmalar Programı Eureka yı yürürlüğe koymuştur. Mitterrand’ın cumhurbaşkanlığının ikinci yedi yılında özel danışmanlıktan Avrupa Kalkınma Bankası kurucu başkanlığına atanmıştır. 1991-1993 arasındaki başkanlık döneminde Berlin Duvarı ‘nın yıkılmasıyla çehresi değişen Avrupa’nın yeniden inşasına zemin oluşturacak bir finans kurumu ortaya çıkmış, ancak merkez binası için aşırı lüks içeren masraflar yapılması gibi bazı kararları tartışmalara neden olmuştur. Jacques Attali 1993′den yazı hayatına ağırlık vermiş, yeni teknolojiler konusunda uzmanlaşmış bir danışmanlık şirketi kurmuş1998′de mikrofinansman kavramının geliştirilmesi yoluyla yoksullukla mücadele etmeyi hedefleyen ve kar amacı gütmeyen bir kuruluş olan PlaNet Finance ’ı kurmuştur.

  [sam id="13" codes="true"]

Tarih boyunca üç ana unsur dünyayı yönetmiştir. Bunlar bazen tek başlarına, bazen birbirlerini tamamlayan unsurlar olarak hep tarih sahnesinde yer almışlardır. İç huzurun mimarı ve geleceğin planlayıcısı din, tarih boyunca her devirde değişik modeller halinde sahnede olmuştur. Önceleri yaşamı sürdürmek için avcılık vardı. Sonra kendini korumak, yakın ve uzak çevrede hakimiyet sağlamak için güç (ordu) kullanılmıştır. Nihayet, sahip olma içgüdüsünün vazgeçilmez unsuru ticaret (tacirler) gücün kullanılamayacağı yerlerde varlıklarını hissettirmişlerdir.İnsanlar, dünya üzerinde varlıklarını hissettirmeye başlamaları ile beraber düşünce gücü ile farklılıklarını belli etmişlerdir. İnsanların gelişmesini sağlayan en önemli unsur, edindikleri tecrübeleri bir sonraki nesillere aktarabilme meziyetleridir. İnsanları diğer canlılardan ayırıp düşünce ve yaratıcılık özelliklerinin ortaya çıkmasını sağlayan gücü edindikleri tecrübe ve bilgi birikimlerini gelecek nesillere aktarabilmesidir. Böylece, insanlar geçen iki milyon yıllık tarihleri içinde yaşamlarını geleceğe taşımayı öğrendiler.
İnsanoğlunun yaşam süresi arttıkça edindiği tecrübeler fazlalaşmış ve aktarılacak bilgiler çoğalmıştır. Yaşam süresinin uzaması insanları günü birlik yaşamdan kopararak geleceğe dönük yatırım yapmağa yöneltmiştir. İleriye dönük yatırım beraberinde üretimi getirmiştir. Üretimin artması ticaretin ilkel hali olan takası yaratmıştır. Takasla çelişmeğe başlayan sahip olma duygusu, (güç)ün yardımıyla sahip olunan mallar arasına insanın da girmesine neden olmuş ve kölelik doğmuştur.
Hayvancılık insanın ana besin kaynağı iken şuurlu bitkisel üretime geçilmesi, insanı göçebelikten toprağa bağlı yaşamaya yöneltmiş ve toplulukların doğmasına yol açmıştır. Sabit yaşamaya başlayan insan sahip olmaya çalıştığı varlıklarını korumak için güçlü olmak zorunda kalmıştır. Artık güç, tarih içindeki yerini almıştır. Gücün kullanılması özgürlük fikrini doğurmuştur. Günümüzden tahminen 5000 yıl önce yazının bulunması ile tarih tamamen yön değiştirmiştir.Artık birikimler, nesilden nesile eksiksiz aktarılmaktadır. M.Ö.1364’de Mısır’da tek tanrı fikrinin doğduğu görülmektedir. M.Ö.1290 da Hitit’lerle beraber imparatorluk fikri yayılmaya başlamaktadır. Artık tarih sahnesinde daha fazla güç (kuvvetli ordu), daha çok kölelik ve daha geniş topraklar fikrinin hakimiyeti başlamıştır. Büyük göç dünyada kültür paylaşımının başlamasına neden olmuştur. Göçlerle gelenler yeni yaşam bölgeleri yaratırken, beraberlerinde getirdikleri fikir ve kültürü diğer toplumlarla paylaşmaya başlamışlardır. Bu paylaşım takas şeklindeki alışverişten ticarete dönüşürken taşımacılık önem kazanmış; yol, liman ve konaklama gereksinimleri ortaya çıkmıştır. Açık birer hedef olan liman, yol ve diğer unsurların korunması mevcut gücün daha da organize edilerek kuvvetlendirilmesini gerektirmiştir. Güç artık dünya eksenindeki yerini almaktadır. Zira mal varlığı ve zenginliğin korunması ona bağlıdır.
Bu dönem, pazar fikrinin doğmaya başladığı dönemdir. Pazar ekonomisine dayalı bu yeni ticari düzen insanların özgürlüğünü beraberinde getirmektedir. Zira, zenginleşen insan, özürlüğünü korumaya çalışmaktadır. Yeni ticari düzen, onu kabul etmeyen Müslüman toplumlar ve Uzak Doğu ülkeleri (Çin) ile diğer ülkeler arasında gruplaşmaya yol açmıştır. Artık ekonomi, ülke sınırlarının çizilmesinde aktif rol oynamaktadır.
Hinterlandı çok büyük olan Brugge XII yüzyıl da dünyanın en önemli ticari merkezi olmuştur. Brugge, limanı sayesinde Avrupa mallarını diğer bilinen ülkelere göndermeyi başarmıştır.
XIV. yüzyılda doğmaya başlayan sanat zenginlikleri ticaret merkezleri ile buluşmaya başlamıştır. Bu akım, Venedik’i tercih edilen ticari merkez haline getirmiştir. Ticari merkezin Batı Avrupa’dan Orta Akdeniz’e kayması Doğu Avrupa ve Uzakdoğu ile temas halinde olan Türklerin Avrupa ile ilişkiye girmesine yol açmıştır. Ticaretin gelişmesi denizciliği ön plana çıkartmış ve yeni keşiflere imkan yaratmıştır. İstanbul’un fethi ile çöken Bizans İmparatorluğu’ndan kaçanlar; Avrupa’ya kültür, sanat ve bilim konusundaki bilgi akımını hızlandırmıştır. Floransa ve Anvers’in doğumu böyle başlar. Yabancı elitlere kapısını açmak, başarı koşullarının arasına girmektedir. Gelişen ve sınırları büyüyen ticaret, finansal işlemleri ön plana çıkarttı. Artık, finans ve güvence (sigorta), ticari gücün vazgeçilmez unsurları arasında yer almaya başladı. Teknolojik yenilenmeyi kullanabilme başarısını gösteren Anvers bu sektörün lideri haline geldi. Matbaanın keşfi ile bilgilerin büyük kitlelere yayılması insanlık tarihindeki gelişmeyi hızlandırmıştır. Bu gelişme dinin fert üzerindeki etkisini azaltmaya başlamış, sarsılan feodolist düzen Vatikan’ın otoritesini sarsar hale gelmiştir. 1788 krizinden sonra parasal kaynaklar daha güvenli ve düzenli şehir olan Londra’yı tercih etmiştir. Fransız İhtilali ile beraber artık Londra dünyanın merkezi haline gelmiştir.
Buharlı makinenin icadı, sanayi devrini hızlandırmış ve buharlı gemiler yeni Dünyadan zengin ham madde taşımaya başlamıştır. Artık sanayi üretiminin getirisi tarımsal üretimin getirisini geçmektedir. XIX. yüzyıl başlarında Londra’da ilk çok uluslu mali yapılanma görülmektedir. (Rothschild Bankası kuruluşu) Dünya’da, sermayenin mutlak hakimiyeti başlamıştır. Sanayi devriminin getirdiği sorunlar (işsizlik gibi) hükümeti zorlamaya başlamış ve Karl Marx gibi reaksiyonlar doğmuştur.
Petrolün sanayide kullanılması ile beraber dünya dengeleri ABD lehine dönmüştür.Boston, yeni gözde merkezdir. 1929 krizi sonrası dünya finans merkezi New York’a taşınır. Bu aynı zamanda yeni bir dönemin habercisidir. Elektrik de dünyayı yöneten güç haline gelmektedir.
Her iki dünya savaşı, sanayi üretimini ciddi şekilde ateşleyici unsur olmuş ve silahlanmanın önemini artırmıştır. Sanayide insan gücünün yerini makinelerin alması işsizliği ciddi bir sorun haline getirmiştir. XX. yüzyıl sonlarında gelişen teknoloji mesafe anlayışını ortadan kaldırmış, bu da para hareketlerini hızlandırmıştır. Hızlanan para hareketleri borçlanmayı kolaylaştırmış ve XXI. yüzyıl başlarında yepyeni bir kredi anlayışı dünyaya hakim olmuştur. Amerikan İmparatorluğunun Sonu Amerika Irak’tan çekilecek mi? Ortadoğu’da barış sağlanabilinecek mi? Petrol yakın bir gelecekte tükenecek mi? Başka enerji kaynakları bulunabilinecek mi? Arap ülkeleri günün birinde Batı Avrupa’da olduğu gibi demokratik bir hareketi tanıyabilecekler mi? Kuzey Kore nükleer silah kullanacak mı? Teknolojiler yeni diktatörlüklere olanak mı sağlayacak? İklim yaşanmaz bir hal mi alacak? Tüm bu ve benzeri soruların cevabı dünyayı ya bir felakete ya da günümüzdekinden daha iyi bir konuma getirir. Zira, her isyan, yeni düşünce, teknolojik yenilik, terörizm, kitlesel hareketler vesaire dünyanın yönünü değiştirebilir. Zamanla birlikte köylüler şehre yöneliyor, pazar demokrasisi ise gün geçtikçe genişleyerek geçici bir ‘merkez’ çevresinde toplanıyor. Bir yerin ‘merkez’ olabilmesi için; en büyük iletişim noktası olması yani çok geniş ve büyük limana ya da havaalanına yakın dünya ticaretine hakim olabilecek bir konumda olması, büyük bir sanayi ile tarım desteğinin ve kendi finansal gücünün bulunması gerekmektedir. ‘Merkez’ aynı zamanda politik, sosyal, kültürel ve askeri açıdan kontrolleri elinde barındırmalıdır. Limanı, önemli ölçülerdeki tarımsal desteği, sanayideki gücü ve en önemlisi maddi gücü sayesinde günümüzün dokuzuncu merkezi olan Los Angeles’in bu tarz bir rolü uzun bir müddet daha sürdürebileceğine inanmaktayız. 2030-2040 yıllarında bu merkezinde diğerleri gibi belirli sınırlarla karşılaşacağı kesindir. Pazar, yine merkeze karşı oynayacaktır; yeni teknolojiler farklı hizmetlerin yerine geçecek ve bu yeni teknolojiler de ideolojik, askeri ve kültürel açılardan farklı projelerle gelecekteki merkezler tarafından ortaya çıkartılacaktır. Tüm bu olaylar çeşitli merkezlerde, değişik olaylarla karşımıza çıkacaktır. Dokuzuncu düzenin parlak geleceği Amerika Birleşik Devleti şimdiye kadar dünyaya askeri, politik, ekonomik, kültürel ve hatta demografik açıdan hiç bu seviyede hakim olmamıştı. Demografik açıdan bugün dünyanın üçüncü kalabalık ülkesi konumunda olan Amerika Birleşik Devleti 2040 yıllarında ortalama 420 milyonluk nüfusu ile yine en kalabalık ülkeler arasında olacaktır. Sonuç olarak, 2025 sonlarına kadar dünya zenginleri ve başlıca merkez bankaları hala Amerika Birleşik Devleti’ni ve doları; ekonomik, politik ve mali açıdan en iyi sığınak olarak göreceklerdir. Los Angeles ülkenin teknoloji, kültür ve sanayi merkezi; Washington politik başkenti; New York ise finansal metropolü olarak kalmaya devam edecektir. Amerika Birleşik Devleti uzun bir süre daha savunmaya yönelik teknolojileri kendi kontrolünde tutacak ve yakın gelecekte gerçekleşebilecek tüm kültürel, askeri, politik ve sosyal olaylar Amerika Birleşik Devleti’nin bu konudaki üstünlüğünü ortaya çıkartacaktır.

 

[sam id="12" codes="true"]

 

Bu zaman zarfında pazar demokrasisine dahil olmayan Çin, Kuzey Kore, Vietnam, Pakistan, İran gibi ülkeler yakın gelecekte pazar demokrasisi sistemine dahil olacaklardır. Avrupa Birliği ise; her ne kadar parası dünya çapında gittikçe daha fazla kullanılsa da; yine yakın gelecekte eski Yugoslavya-Bulgaristan-Romanya, Moldavya ve Ukrayna’ya kadar uzanan ortak ekonomik bölgeden ibaret olacaktır. Mevcut eğilimleri biraz uzattığımız takdirde Avrupa Birliği 2025 senesinde dünya GSYH’nın %5’lik bir düşüş ile %15’ini temsil edecektir. Bu durum ve bu durumun neticeleri, kamu hizmetlerinin, ulaşım, eğitim, sağlık ve güvenlik hizmetlerinin zayıfladığını gösterecektir.
Bundan sonra Onbir’ler diye anacağım diğer ülkelerden farklı onbir ekonomik ve politik güç ortaya çıkacaktır (Japonya, Çin, Hindistan, Rusya, Endonezya, Kore, Avustralya, Kanada, Güney Afrika, Brezilya ve Meksika). Günümüzde bu Onbirl’er pazar ekonomisine geçtiler ya da geçme yolundalar.
Arjantin, İran, Vietnam, Malezya, Filipinler, Venezüella, Kazakistan, Türkiye, Pakistan, Arabistan, Cezayir, Fas, Nijerya ve Mısır’ın da aralarında bulunduğu gelişmekte olan yirmi ülke ise kurumsal eksiklikler yaşayacaktır. Kısa bir süre sonra, dünya ticaretinin üçte ikisi Pasifik üzerinden gerçekleşecek ve Asya dünya üretiminin yarısından fazlasını üretir hale gelecektir. 2025’li yıllar da ise Çin, 1,35 milyar nüfusuyla dünyanın ikinci ekonomik gücü haline gelecektir. Mevcut hızı ile büyümeye devam ederse Çin’in GSYH’sı Japonya’nın GSYH’sını 2015’te, Amerika Birleşik Devleti’nin GSYH’sını ise 2040 yılında geçecektir. Çin’in ekonomik yıllık büyüme ritmi yarı yarıya azalsa bile 2025 senesinde Çin’de kişi başına yıllık milli gelir 6000 dolar olacaktır. Çin, Filipinler’den Kamboçya’ya kadar olan bölgede en büyük yatırımcı konumuna gelecektir.
Diğer bir senaryoya göre ise, Hindistan 2025’te, 1,4 milyar nüfus ile dünyanın en kalabalık ülkesi; Çin ve Amerika Birleşik Devleti’nden sonra dünyanın üçüncü ekonomik gücü olacaktır. Ancak bu senaryonun gerçekleşebilmesi için Hindistan’ın nüfus artış oranının en üst seviyelere gelmiş olması gerekmektedir. Japonya teknolojilere hükmetme konumunda olsa bile nüfusu yaşlanmaya devam edeceğinden dolayı büyük bir olasılıkla askeri açıdan donanmaya önem verecektir. Hatta belki 2025 yılında dünyanın en güçlü beşinci ülkesi olma konumuna bile erişemeyecektir.
Diğer Onbir’e gelince; Güney Kore, Asya’nın en önemli gücü haline gelecek ve 2025 yılında yeni ekonomik ve kültürel model haline gelerek tüm dünyayı teknoloji ve kültürel dinamizmi ile etkileyecektir ve bundan böyle Çin, Malezya, Endonezya, Filipinler ve Japonya; Amerikan modeli yerine Güney Kore modelini örnek almaya başlayacaklardır.
2025 yılında Vietnam’ın nüfusu 115 milyonu geçecektir; eğer Vietnam politika, banka ve eğitim sistemlerini yenileyebilir bir de yol ve altyapı gibi eksikliklerini de giderebilirse, Asya’nın üçüncü ekonomik gücü haline gelecektir. Endonezya çözümü zor sorunlar yaşayacak ve bunların üstesinden geldiği takdirde 2025 yılında 270 milyon nüfusu ile İslam dünyasının birinci, dünyanın ise önemli ekonomik güçlerinden biri haline gelecektir. Rusya demografik dengeyi sağlayıp, petrol rantının bir kısmını ülkenin gelişimine yönelik kullandığı takdirde 2025 senesinde GSYH’sı Almanya, İngiltere ve Fransa’nınkini geçebilir ve dünyanın altıncı ekonomik gücü haline gelebilir. Bunun yanı sıra, gelecekte Rusya, güneyden gelecek olan Müslüman ve doğudan gelecek olan Çin tehditleri ile karşı karşıya kalacaktır.
2025 yılında Latin Amerika’da iki güç hüküm sürecektir. Bu iki güçten biri; ileride Amerika Birleşik Devleti ile birleşme ihtimali olan 130 milyon nüfuslu Meksika; diğeri ise dünyanın dördüncü ekonomik gücü ve tarım devi olabilecek 210 milyon nüfusu ile Brezilya’dır.
Nijerya, Kongo ve Etiyopya 2025’lerde dünyanın en kalabalık on ülkesi arasına katılacaktır. Bununla birlikte, dünya platin rezervinin %80’ine, elmas rezervinin %40’ına; altın rezervinin beşte birinden fazlasına ve kobalt rezervlerine de sahip olmasına rağmen Afrika kıtası yine bu dönemde dünya çapında önemli bir ekonomik konuma gelmeyi başaramayacaktır. İklim koşullarının çalışma düzenini etkilemesi gibi unsurlar bunun nedenleri arasında yer alabilir. Gelecekte de bugünkü gibi Afrikalı’ların yarısı açlıkla savaşmaya devam edecektir. Bu kıtada, Güney Afrika, Mısır, Botswana ve belki Gana bu sorunların üstesinden gelmeyi başarıp, diğer ülkeler gibi yok olmaktan kurtulabilir. Arap ülkelerinde GSYH diğer ülkelere nazaran daha yavaş artacaktır. Zaman içinde Türkiye ve İran önemli güçler haline gelebilir.
 Zamanın Ticarileştirilmesi
Zamanla tarım; sanayiye dönüşecek, yüzlerce işçi şehirlere yönelecektir. Dünya anayisi gittikçe globalleşerek, sınırlar sermayelere ve mallara açık olacak, fabrikalar (Asya, Uzak Doğu ve Hindistan gibi) işsizliğin ucuz olduğu yerlere kayacak; büyük kuruluşların merkezleri ve araştırma birimleri İngilizcenin resmi dil olduğu ülkelere yönelecektir. İnovasyonlar sürat kazanacak; yaratmaktan, üretime ve ardından da ticarileştirmeye giden süreç kısalacaktır. Dünya çapında bir konuma sahip olanlar hariç, markaların mevcudiyetlerini koruma süreçleri de kısalacaktır. Büyük şirket hissedarları, bankacılar, yöneticiler daha farklı talepte bulunup daha farklı sorunlarla karşılaşacak ve görevleri de hep kısa vadeli olacaktır. İş hayatında, çalışanlar arası rekabet daha da sertleşecek, kişiler kendilerini sürekli geliştirmek zorunda kalacaklardır. Doğum oranlarının azalması ve insan ömrünün uzaması yıl içinde daha az, ancak sene bazında daha uzun süre çalışılmasına neden olacak, emeklilik yaşı ise yetmişlere ulaşacaktır.
“Daha iyi olma” ya yönelik olan sanayi; “en iyi olma” ya yönelik olan sanayi haline gelecektir. Tüketiciler hep üstün kalacak ve hedefleri çalışanlarınkinden daha önemli olacaktır. Çalışanların çoğunluğu beş yıldan sonra iş ve şehir değiştirir hale gelecektir. İnsanlar şehir kalabalığından uzaklaşmaya devam edecek ve yaşanmakta olan dokuzuncu düzen yalnızlığa yönelik, şehir karmaşasından uzak bir yaşam şekli oluşturmaya devam edecektir. Hatta turizm bile yalnızlığın ve sessizliğin simgesi haline gelecektir.
Bu dönemde ulaşım hayatımızın önemli bir kısmını tüketecektir. Şehir içi, şehirler arası bağlantılar çoğalacak, uçak-taksi kullanımı ve enerji tasarruflu daha ekonomik taşımacılık sistemleri gelişecektir.
Tüm tüketim sektörlerinde en düşük fiyatlı ürünler piyasaya sürülecek ve böylelikle tüm fakirlerin pazar ekonomisine iştiraki sağlanacaktır. Orta ve üst düzeyde gelire sahip olanların, kazançlarının büyük bir kısmı eğitim, sağlık ve güvence sektörlerinde harcanacaktır. Bu ticaret döneminde, günümüz dünya ekonomisine hükmetmekte olan sigorta ve eğlence sektörleri (turizm, sinema, TV, müzik, spor, gösteri) etkinliğini sürdürecektir. Tüm uluslar arası şirketler bu iki unsur (güvence ve eğlence) üzerine yoğunlaşacaklardır.
2030 öncesinde, fakirler hariç herkes, her yerden yüksek hızla bilgi şebekelerine bağlanıyor olacaktır. (HSDPA,WiBro, WiFi,WiMax) Örneğin; günümüzde Google merkezinin bulunduğu Mountain View ve San Francisco’da herkes kablo bağlantısı olmaksızın, yüksek hızla internete bağlanabiliyor.
Günümüzde Kore’de tüm şehirlerde, mobil telefon ağı olan ve 3G’den çok daha verimli olan HSDPA; internet bağlantısı için ise WiBro kullanılmaktadır. Zamanla bu şebekelerin hizmetinden her an için yararlanmayı arzu edeceğiz ve bunun için de her an yanımızda bulundurabilmemiz amaçlı kullanmakta olduğumuz tüm cihazların boyutları gittikçe küçülüp çok fonksiyonlu hale gelecektir. Cep telefonu, diz üstü bilgisayarı vs. bir bileklik, gözlük, kol saati ya da yüzük boyutlarına indirgenecektir. Tek bir cihazı telefon, ajanda, bilgisayar, müzik çalar, TV hatta kimlik kartı ya da anahtarlık olarak kullanır hale geleceğiz. Bilgisayar fiyatları ucuzlayacak, internet arama motorları daha fazlalaşacak, insanlar televizyonu daha az seyredip, internette çok daha fazla vakit geçirecektir. Yazılı basın kendini yenilemek zorunda kalacak, kitaplar (e-kitap) şekil değiştirecektir. Oyunlar üretmeye, hayal etmeye, bilgilendirmeye, gözetlemeye ve kendini geliştirmeye yönelik olmaya başlayacak, filmler dokunup koklayabileceğimiz şekilde üç boyutlu bir formatta olacaktır. Evcil robotlar; evde yardımcı ya da yaşlı veya engellilere yardımcı vazifesini görecekler ve gözetmen olacaklardır. 2030’lardan önce motorlara, araçlara, nesnelere, köprülere, binalara, barajlara uzaktan sürekli gözetleme amaçlı sensörler entegre edilecektir. Tüketici satın aldığı ürünün satın aldığı güne kadar kat ettiği yolu öğrenebilecek ya da, satın aldıktan sonra da örneğin, çocuğunun kullandığı çantadaki sensör sayesinde okula gidip gitmediklerini vs. öğrenebilecektir.
Yaşlanma Günümüz eğilimleri gelecekte de devam ederse 2025’li yıllarda gelişmiş ülkelerde yaşam beklentisi 90 yaş civarında olacaktır. Bunun dışında, özellikle kadınların özgürlüğünün artmasıyla birçok ülkede doğum oranları nesilleri yenileyemeyecek kadar azalacaktır. Örneğin; Kore’de 1950’li yıllarda doğum oranı 5,1 iken 2000’li yıllarda 1,5’e kadar gerilemiştir. Doğum oranlarının en yüksek olduğu Müslüman ülkelerinde bile bu oranların azaldığına tanık olacağız. 2025 senesinde on milyondan fazla Amerikalı 85 yaşın üzerinde olacaktır ve diğer ülkelerde de büyük olasılıkla benzeri artışlarla karşılaşacağız. Bazı ülkelerde yaşlı nüfusun artışı ve doğum oranının düşmesi ile nüfus sayısında azalma bile yaşanacaktır. Çocuk sorumluluğu azalan kadınlar, erkek etkisinden kurtulup toplumda kendilerine bir yer edinebilecekler ve iş hayatında daha aktif bir rol oynayacaklardır. Tüm bunların neticesi olarak emekli maaşlarının ödenmesi şirketler için yük haline gelmeye başlayacaktır. Bu konuda dengeyi sağlayabilmek için ya vergi oranlarını artırıp geliri artırmak, ya doğum oranlarını artırarak veya göç oranlarını artırarak çalışan ve genç nüfus sayısını artırmak gerekecektir. Göçe karşı çıkıp, yabancıları reddeden ülkeler nüfuslarının yok oluşu ile karşı karşıya kalacaklar, yabancıları kabul eden ülkeler ise halkların birleşimi ile, nüfuslarının değişimine seyirci kalacaktır.

 

[sam id="13" codes="true"]

 

Tüm dünyada nüfusun yarısı zaten şehirlerde yaşıyor. 2015 yılına geldiğimizde güneyde bulunan 24 büyük şehir (Örneğin; Sao Paulo, Meksika, Bombay, Shangai, Rio de Janerio) on milyonu aşkın bir nüfusa sahip olacaktır. 2025 yılında ise tüm şehirlerden otuzunun nüfusu 10 milyonun üzerinde olacaktır. Kısacası yakın bir zamanda birçok yerleşim yeri için imkansız olan tüm alt yapı sistemini kuvvetlendirmek gerekecektir. Bu durumda sadece birkaç şehir yaşanabilir bir halde kalacaktır.
Bu şehirlere göçler başlayacak, özellikle de Çin’den gelen büyük kitleler olacaktır. Çinli’ler en çok Sibirya ve Rusya’ya göç edeceklerdir ve zaman içinde Rus-Çin evliliklerinin artmasıyla birlikte Çinli’ler Rusya’yı ele geçireceklerdir. Yine 2020’li yıllarda Orta Afrika’dan Kuzey Afrika’ya, Hindistan’dan Malezya’ya, Malezya’dan Tayland’a, Bangladeş’ten Körfez ülkelerine, Irak’tan Türkiye’ye ve Guatalama’dan Meksika’ya kitlesel göçler başlayacaktır. Zenginler de bu göç furyasına katılacaktır ve başlıca geçiş noktaları Rus-Polonya, Türk-Yunan, Türk-Bulgar, İtalya-Libya, Meksika-Amerika Birleşik Devleti sınırları olacaktır. Amerika Birleşik Devleti göçmenlerin aranan ülkesi olmaya uzun bir müddet daha devam edecek, yaklaşık yirmi yıl içinde Amerika Birleşik Devleti’nde İspanyol ve Afro-Amerikan nüfusu neredeyse çoğunluğu oluşturacaktır.
Avrupa ülkeleri de zaman içinde sadece göç alan ülkeler haline gelip göçle gelen işgücünden edinecekleri gelir ile emekliliklerini finanse etmenin yolunu bulabileceklerdir. Fransa gibi Avrupa ve Afrika göçünü kabul etmeyen ülkeler, ayakta kalabilmeleri için bunun tek çözüm olduğunu biraz daha geç anlayacaklardır. İngiltere’de Orta Avrupa’dan göç kabul eden bir ülke haline gelecektir. Kısacası gelişmiş ülkelere kitlesel göçleri Ukraynalılar, Ruslar ve Çinliler oluşturacak ve göç alan ülkeler emeklilerini finanse edecek hale gelecektir ancak bununla birlikte orta sınıfın geliri sarsılacaktır. Zaman içinde gerek kariyer, gerek şirket politikası gerek yeni bir kimlik arayışından dolayı birçok kişi neredeyse her sene ülke değiştirir hale gelecektir.
Emekliler, Kuzey Afrika gibi yaşam ve iklim koşulları daha iyi olan ülkelerde yaşamayı tercih edeceklerdir. Kısacası 20 yıl içinde her yıl ortalama 50 milyon kişi köşesine çekilecek ve aşağı yukarı bir milyar kişi doğup büyüdüğü şehirlerin dışında yaşayacaktır.
2035 öncesi, kentsel nüfusun artması ham maddeye olan talebinde artmasına sebep olacaktır. Bu nedenle, zamanla sanayi atıklarını geri dönüşüme tabi tutarak ham maddeleri kısmen tekrar kazanmaya çalışmamız gerekecektir. Bu maddelerin tekrar tükendiği vakit ise okyanuslardan, Ay’dan temin etmeğe çalışacağız. Enerji tüketimimiz günümüzdeki gibi artarak devam edecekse, rezervlerimiz: karbon için 230 yıl, gaz için 70 yıl ve petrol için 50 yıl seviyelerindedir.
 
>>>>  2.Bölüm

“Kitap” Akdeniz’e Yelken Açıyor…

Ocak 26, 2012 in Kitap

Haber: Kitap Akdeniz'e Yelken Açıyor
Antalya Kitap Fuarı 16 Şubat 2012 Perşembe günü Cam Piramit’te kapılarını açmaya hazırlanıyor
 TÜYAP Tüm Fuarcılık Yapım A.Ş. tarafından Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliği ile 16-19 Şubat 2012 tarihlerinde Antalya Valiliği, AntalyaBüyükşehir Belediyesi, Antalya Ticaret ve Sanayi Odası ve Akdeniz Turistik Otelciler ve İşletmeciler Birliği’nin katkılarıyla düzenlenen Antalya Kitap Fuarı kapılarını açmaya hazırlanıyor. İlk kez düzenlenecek olan kitap fuarı Cam Piramit Sakıp Sabancı Fuar ve Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilecek. 50 yayınevinin katılacağı fuarda düzenlenecek söyleşi, panel, şiir dinletisi gibi 20 etkinlik ve imza günlerinde 200 yazar okurlarla buluşacak.
Antalya Kitap Fuarı dört gün süresince “Okur ve Yazar Buluşmaları” kapsamında Doğan Hızlan, İlber Ortaylı, Murathan Mungan, Ayşe Kulin, Aydın Boysan, Gülten Dayıoğlu, Şükrü Erbaş, Muzaffer İzgü, Deniz Kavukçuoğlu, Zeynep Oral, Mine Söğüt, Hakan Günday, Bejan Matur, Nihat Genç, Mine Kırıkkanat, İsmet Bertan, Cüneyt Ülsever, Sevgi Özel, Mavisel Yener, Uykusuz Dergisi Çizerleri ve Penguen Dergisi Çizerleri kitapseverlerle buluşacak.Antalya Kitap Fuarı 16-18 Şubat tarihleri arasında 10.00-20.30, son gün 19 Şubat 2012 Pazar ise 10.00-19.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir. Fuar girişi ücretsiz.
 
[sam id="12" codes="true"]
 
Geçtiğimiz kasım ayında 30. yılını kutlayan TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı, fuarcılık deneyimini Anadolu’nun farklı bölgelerine de taşıyarak Adana, Bursa, İzmir ve Diyarbakır’da kitap fuarları gerçekleştirmekte. TÜYAP kitap fuarları İzmir’de 17, Bursa’da 10, Adana’da 5 ve Diyarbakır’da 3 yıldır düzenlenmekte. 2011 yılında 1 milyon 232 bin kitap severe ulaşan TÜYAP kitap fuarları, bünyesinde düzenlenen yüzlerce söyleşi, etkinlik ve imza günleriyle farklı yaş gruplarından okurları yazarlarla, kitaplarla buluşturdu.

Bir Zihin ve Ruh Macerası-İsmail

Ocak 21, 2012 in Kitap

İsmailYazan:Daniel Qinn
Çeviren : Selen Çalık
Yayıncı:Maya Kitap
Sayfa Sayısı : 293
Basım Yeri : İstanbul
Basım Tarihi : 2012-1
Öğretmen Öğrencilerini Arıyor Dünyayı kurtarmak için içten bir arzu duyulması şarttır. Şahsen başvurun. Gazetedeki bu üç satırlık ilan, yaşam boyu sürecek bir maceranın başlangıcıydı… Tarih boyunca yazılmış en etkileyici ruhsal maceralardan biri olarak kabul edilen İsmail, basıldığı andan günümüze kadar yirmiden fazla dile çevrildi. Dünya çapında geniş ve tutkulu bir okuyucu kitlesi edinen bu roman, her zaman daha fazlasını arzulayan kültürümüzün tüm dünyayı nasıl bir sona yaklaştırdığını gözler önüne seriyor. Onu benzersiz kılansa, görmezden geldiklerimizi yüzümüze çarpıp, tartışılmaz kabul ettiklerimizi bir bir yıkarken geride yine de umut bırakması. İsmail insanlığa alternatif bir rol, akla gelmeyen bir çıkış yolu gösteriyor. Alanlar’dan mısınız, Bırakanlar’dan mı? İsmail’i okuduğunuzda bunu bir kez daha düşüneceksiniz. “Hayatımdaki kitapları artık ikiye ayırıyorum: ‘İsmail’den Önce’ okuduklarım ve ‘İsmail’den Sonra’ okuduklarım!” -Jim Breitell- Whole Earth Review Dergisi
 
[sam id="4" codes="true"]
 
“Yazar bizi inanılmaz bir diyalogla ele geçiriyor… Ve daha kitabın yarısına gelmeden kayboluyoruz; onun pençesine düşüyor ve İsmail’in bize dünyayı kendimizden nasıl kurtaracağımızı öğretmesini bekliyoruz. Yaşamlarımızı bir an önce değiştirmek istiyoruz.” -The Washington Post- “Kesin olan bir şey var ki, o da, tüm dünyayı kendimizle birlikte yok ettiğimiz ve kaderimizi değiştirmek için neredeyse çok geç kalmak üzere olduğumuz. Bu bile tek başına, İsmail’i okumak için yeterli bir neden.” -The Orlando Sentinel- “Bu roman öyle heyecan uyandırıcı, öyle yaratıcı ve toplumsal açıdan da öylesine acil ve ertelenemez bir durumu açıklıyor ki, bu yıl ve izleyen yıllarda sürekli okuyacağınız bir kitaba dönüşüyor.” -The Austin Chronicle- “Arthur Koestler insanların da tıpkı dinozorlar gibi yok olup olmayacağı konusundaki düşüncelerini anlattığı ünlü bir yazısında Dinozorun Duası dediği bir şey ortaya atmıştı: ‘Yüce Tanrım, bana birazcık daha zaman ver!’ İsmail kendi zamanını bu soruyu yanıtlamaya ve bizlere birazcık daha zaman kazandırmaya adıyor.” -Los Angeles Times- 

Kırk Yıllık Hatırın Kitabı

Ocak 21, 2012 in Edebiyat, Kitap

Kategori: Özel Dizi
Hazırlayan: Emine Gürsoy Naskali
Sayfa: 228
Yayıncı: YKY 1. Baskı: Ocak 2012
Kültür tarihi üstüne yaptığı çalışmalarla tanıdığımız Prof. Emine Gürsoy Naskali’nin hazırlıdığı Kahve: Kırk Yıllık Hatırın Kitabı, 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yaşadığımız coğrafyada içilmeye başlayan ve bugün olmazsa olmazımız haline gelen kahveyi pekçok yönden ele alan önemli bir çalışma. Kahvenin mekânı olan kahvehaneler, kahvenin coğrafi yayılımı, halkın bilincinde yer ettiği folklorik yer, Osmanlı Saray çevresinde kullanılan fincan formları, Bach’ın kahve için yazdığı kantat, Osmanlı nüfus kayıtlarında kahveci kayıtları, telvenin etimolojisi gibi konularda; tarihçi, sanat tarihçisi, müzikolog, halkbilimci vb. araştırmacıların yazılarının yer aldığı Kahve – Kırk Yıllık Hatırın Kitabı,  gerek işlediği konular gerek zengin görsel kullanımıyla diğer kahve kitaplarından ayrılıyor.

 

 

 

Bir Vapur Yolculuğu..

Ocak 13, 2012 in Denemeler, Edebiyat

Vapurla Kadıköy’den Beşiktaş’a geçiyorum.
Öyle bir havası var ki bu yolculukların, sanki bir masal dünyasında hissederim kendimi. O ana kadar düşündüğüm her şey kaybolmuş. Mis gibi deniz kokusu, boğaz havası… Etrafımız, İstanbul hakkında söylenen tüm karamsar sözlerden koruyan bir haleyle çevrili gibi.
Baktığım pencere yağmur damlalarıyla hafif ıslanıyor, deniz kırılan ışıklarıyla şehri sarmak, yumuşatmak, kendi gibi karşılıksız bir hayat kaynağı yapmak istiyor sanki. Gördüğüm her şey, çok geniş bir hayal gücünden çıkmış ve bu mistik hikâyeye yazılmış mükemmel bir tasvir. Bu dünyaya ait olarak, sadece beraber yolculuk ettiğim insanlar kaldı. Ben pencereden kafamı çevirip içeriye baktığım anda, gerçek dünyaya seyahat eden insanlar, daldığım masal dünyasına o kadar ters düşüyorlar ki, soğuğa ve hafif hasta olmama rağmen açık havaya çıkmak istiyorum.
 
Dışarı çıktığım an, o İstanbul’un en şefkatli, en şifa veren, en sıcacık rüzgârı sarıyor tüm vücudumu. Soğuğu hissetmek bir yana sanki baharda artık nadiren rastladığınız, yepyeni dünyanın kokusu geliyor burnuma. Derin bir nefes çekiyorum ve daha o nefesi verememişken vapur yanaşmaya başlıyor iskeleye. Aceleci insanlar arkamda sıra olmuşlar bile. İskelede, vapurun yanaşmasına yardımcı olan görevlilerin yüzünde, sanki Âlice Harikalar Dünyası’ndan çıkıyormuşuz da “Hoşça kalın, yine bekleriz” dermiş gibi bir ifade ve gözlerinden hemencecik kaybolan bir acıma duygusu var.
 
Her yolculuk biter, bende karaya adım atıyorum. Masalsı halenin etkisi azaldıkça, her adımda gerçek dünyaya geri dönüyorum. Müşterisini almış bir taksici, bir kadının karşıya geçmesini beklemeden önünden geçiveriyor. O an bana binlerce gibi gelen korna sesleri hücum ediyor her yerden. Seyyar satıcılar, yolcular, orada olan bütün İstanbullular, sanki masallar milyonlarca yıl öncesinde kalmış gibi arkasını dönmüşler boğaza. Taksicinin arkasından karşıya geçip, bineceğim otobüsün, 40B’nin durağına yürüyor, durakta asılı olan kalkış saatlerine bakıyorum.Neden sonra, her İstanbullu gibi benimde normalde fark etmeyeceğim yaşlıca bir insan gözüme çarpıyor. Bir eliyle bastonunu dayanmış durakta oturuyor öylece, incecik ceketine sıkıca sarılmış, kızarmış, ihtiyar gözlerini uzakta bir noktaya dikmiş. Elinde yarısı bitmiş simidi, yendiğini hissettirmek istemezmiş gibi ağır ağır kemiriyor. Daha beş dakika önce içimden geçiveren lodos, şimdi karşısında ayakta durmak için direndiğim poyraza dönüyor. Çiselemeye başlayan yağmur, kıyıya vuran dalgaların, çığlık çığlık martıların sesleri çok uzaklardan bir hayalmiş gibi geliyor, ben de yeniden İstanbullu oluyorum.
 
Emir Arslan Karapaça 

ŞANLIURFA’DA SIRA GECESİ GELENEĞİ

Ocak 12, 2012 in Genel, Kültür Mirasımız

 
Tarih süreci içersinde bazı geleneklerimiz yoz­laşmakta, bazıları da çeşitli nedenlerle  kaybolmak­tadır. Buna karşılık bazı geleneklerimiz ise ilk günkü şevk ve heyecanla sürdürülmektedir. İşte tüm canlılığıyla gerek Şanlıurfa, gerekse il dışındaki Şanlıurfalıların sürdürmekte oldukları geleneklerden biri “Sıra Gecesi” geleneğidir.
 
Yıllardan beri “Sıra Gecesi” her fırsatta medyanın ilgisini çekmiştir. Sıra gecesinde icra edilen müzik fasılları program yapımcılarının ilgi odağı olmuş ve çeşitli program yapımcıları  tarafından çekilerek “Sıra Gecesi” adıyla hemen hemen bütün televizyon kanallarında yayınlanmıştır. “Zügürt Ağa”, “Eşkıya” gibi birçok filmlerde sıra gecesi sahnesine yer verilmiştir. 
 
Bazı televizyon kanallarında “sıra gecesi” adıyla her hafta yayınlanan müzik programları dü­zenlenmiştir. Birçok gazete ve dergilerde sıra gece­siyle ilgili haber ve makale çıkmıştır. “Urfa Sıra Ge­cesi”, “Urfa geceleri” adıyla kasetler çıkarılmıştır. Urfa’ya gelen misafirlere ve üst düzey bürokratla­ra “sıra gecesi” adıyla müzikli eğlence geceleri düzenlenmiştir. Çeşitli kuruluş ve derneklerce Urfa dışında “sıra gecesi” adıyla geceler düzenlenmiştir. Böylece sıra gecesi, Urfa’da yaşayan bir gelenek olma yanında, Şanlıurfa’nın bir simgesi ve kültü­rünün bir tanıtım gecesi olmuştur.
Sıra gecesi adı altında düzenlenen programların bir kısmında sıra gecesi içindeki sohbet, oyunlar ve müzik gibi bölümler yansıtılmaya çalışılmışsa da, birçoğunda sıra gecesinin sadece müzik faslı bö­lümü yer almıştır. Bu nedenle de sıra gecesi denil­diği zaman, yaygın olarak “müzik gecesi” anlaşıl­maktadır. Halbuki müzik, sıra gecesinin sadece bir bölümüdür. Sıra gecesinin müzik yanında çok daha başka fonksiyonları vardır.

“SIRA GECESİ” NEDİR ?

Genellikle kış gecelerinde, birbirine yakın yaş grubundaki gençlerin veya orta yaşlardaki arkadaş gruplarının, her hafta bir başka arkadaşın evinde olmak üzere, haftada bir akşam, belirli bir niteliğe ve düzene göre sıra ile yaptıkları toplantılara  Şanlıurfa’da “sıra gecesi” denmektedir. kısaca; “sıra gecesi” bir arkadaş grubunun haftada bir olmak üzere bir araya geldikleri toplantılardır.
 

SIRA GECESİNİN URFA KÜLTÜR HAYATINDAKİ YERİ

Sıra gecesinin Şanlıurfa kültür hayatındaki yerini şöyle özetleyebiliriz. Şanlıurfalı, genç yaşından itibaren sıra gecesine katılarak, cemaatle oturup kalk­mayı, gelenek ve göreneklerini, adâb-ı muâşeret ku­rallarını, cemaatte konuşmanın adabını, yeri geldiği zaman konuşmayı, yeri geldiğinde dinlemesini bilmeyi, büyüğüne saygıyı öğrenir. Bu yönüyle “sıra gecesi” bir halk mektebidir.
Sıra gecelerinde zaman zaman çeşitli kitaplar okunur ve yorumları yapılır. Bu yönüyle “sıra ge­cesi” bir eğitim-öğretim müessesesidir.
“Sıra Geceleri” acıyı ve mutluluğu paylaşmaktır. Sıra arkadaşlarından birinin yakını ölse, diğer sıra arkadaşları cenazenin hazırlanmasından kaldırıl­masına kadar arkadaşlarının yanında olurlar, arka­daşlarının acısını paylaşırlar. Düğün, sünnet vs. gibi mutlu günlerde yine arkadaşlar bir araya gelir ve mutluluğu paylaşırlar.
Şanlıurfa’da müziğin gelişmesi ve yaygınlaşma­sının en büyük nedeni sıra geceleridir. Bu geceler bir usta çırak geleneğine uygun olarak müziğin  öğ­retildiği ve icra edildiği meşk ortamıdır. Bu yönüyle sıra geceleri bir “Halk Konservatuarı”dır.
Keklik, at gibi belirli hayvanlara merakı olanlar, sıra gecelerinde sevdikleri konuları konuşurlar; bu yönüyle sıra gecesi bir cemiyet, bir dernek gibidir.
Urfa’nın sosyal, kültürel ve ekonomik sorunları sıra gecesinde konuşulur ve tartışılır, çözüm yolları üretilir. bu yönüyle sıra geceleri birer istişare top­lantılarıdır.
Sıra geceleri sosyal yardımlaşma ve dayanışma­nın yoğunlaştığı ve pratiğe dönüştüğü  yerdir. Sıra arkadaşları kendi aralarında yardımlaşma sağladık­ları gibi, sıra gecelerinde toplanan paralarla fakir­lere yardım edilir.
Sıra geceleri, nezih bir sohbet ortamıdır; ilim ve irfan sahipleriyle sohbetler edilir. Şiirler dinlenir, kültür ve edebiyat üzerine konuşulur.
Sıra geceleri geleneksel “Tolaka” ve “Yüzük Fin­can” oyunlarının oynandığı, geleneklerin yaşatıldığı gecelerdir.
Sıra gecesi, Şanlıurfa ve Şanlıurfalının tanıtımının yapıl­dığı bir lobidir.
Sıra gecesi; zengin Şanlıurfa sofrası yemeklerinden çiğköfte ve tatlılarının yenildiği, misafirlere tanıtıl­dığı ortamlardır.
 

SIRA GECESİNE GELİŞ

Sıraya geliş saati daha önce belirlenen saatlerde olur ve büyük bir önem taşır. Herkes belirle­nen saatte gelmek zorundadır. Belirlenen saatte ge­lemeyen, önceden tespit edilen para cezasını öde­mek zorunda kalır. Sıraya gelenleri, ev sahibi ka­pıda karşılar ve oturulacak odaya alır. Sıraya önce gelenler ayağa kalkarak gelene buyur eder. Sıraya gelen selam vererek herkesle tokalaşır ve uygun yere oturur. Sırada yaşça büyük olanlar üst tarafta, yaşça küçük olanlar kapıya yakın oturur. Ev sahibi ve sıraya daha önce gelenler, sonradan gelenlere “merhaba” derler; sıraya gelen de onlara “merhaba” diyerek karşılık verir. Daha önce gelenler çoksa cemaatin hepsine birden merhaba anlamına gelen “cemaatize rahmet” der.

SIRA GECESİNDE MİSAFİR AĞIRLAMA

Sıra grubundan olan biri beraberinde misafir getirebilir. Misafire odanın üst tarafında yer verilir. Sıraya gelen misafirler, sıraya getiren kişi tarafın­dan tanıştırılır. Sıradakiler de misafire tanıştırılır. Sıradakilerin tanıştırılması, misafiri geti­ren kişi ta­rafından yapılır veya sıradakiler tek tek sıra ile kendilerini tanıtırlar.

SIRA GECESİNDE SOHBET

Sıra gecelerinin en önemli fonksiyonlarından biri sohbettir.  Sohbete, sıraya gelenlerden hal hatır so­rularak başlanır. Sıraya gelenler birbirlerine sıhhat durumlarını, iş durumlarını sorarak sohbete başlar­lar. Sohbet birçok konuda derinleşerek devam eder. Sohbet konuları arasına, o haftaki aktüalite, piyasa­nın durumu, ekonomi, siyaset ve dini konular gibi birçok mevzu girer. Sohbet konusu sıra gezenlerin ilgi alanlarına göre de değişiklik gösterir. Sıra ge­zenler kuş meraklısıysa, ağırlıklı  olarak kuşlar üze­rine; müzik meraklısıysa, müzik üzerine, kültür ağırlıklıysa, edebiyat ve şiir üzerine sohbet ederler. Muhtarların gezdiği sırada mahallenin sorunları, siyasi durum vs., dini ağırlıklı bir sıra ise, dini konular sohbetin ana konularını oluşturur.
Sıra gecelerinde konuşulan konular, sıra gezen­lerin mesleklerine, kültür ve sanat yapılarına, tahsil­lerine göre değişiklik arz etse de, sırada; sağ­lık, eğitim, siyaset, ekonomi, sanat, edebiyat, dini konular, Şanlıurfa’nın sorunları; Türkiye ve dünya me­seleleri gibi hemen her konu konuşulabilir.
Bazı sıra gecelerine, sıradakilerin merak ettikleri veya ilgi duydukları konunun uzmanı bir misafir özellikle çağrılır ve onun konuşması dinlenir, on­dan istifade edilmeye çalışılır.

SIRA GECESİNDE OYUN

Sıra gecelerinde eğlenmek ve hoşça vakit geçir­mek üzere bazı geleneksel oyunlar oynanır. Bu oyunlardan en yaygın olanları “Tolaka” ve “Yüzük Fincan” oyunudur.
Tolaka Oyunu: En az 5-6 kişi ile oynanan bir oyundur. Bu oyunun oynanabilmesi için iki araç gereklidir. Birincisi, avuç içine sığacak kadar bü­yüklükte bozuk para veya yüzük; ikincisi ise, oyunda ceza alan oyuncunun eline vurmak üzere bükülmüş boyun bağı (atkı), havlu veya kemer. ışte bu ceza aletine “tolaka” denir.
Oturan oyuncular iki elini birleştirerek ileri uza­tır. Ebe, avuç içine saklanacak şeyi eline, ceza aleti tolakayı da koltuğunun altına alarak ayağa kalkar. Bu sırada diğer oyuncular ellerini birleştirmiş ve ileriye doğru da uzatmış olarak ebeyi beklemekte­dirler. Ebe, her oyuncunun önünde durarak, elini oyuncuların birbirine yapışık ellerinin içinden geçi­rir. Elindeki bozuk parayı oyuncuların ellerine bı­rakır gibi yaparak tüm oyuncuları dolaşır. Ebe, bu işi birkaç defa tekrarlar.
Ebe tüm oyuncuları birkaç defa dolaşırken, saklanacak olan bozuk parayı kimseye belli etme­den herhangi bir oyuncunun eline bırakır.
Bozuk para eline bırakılan oyuncu hiç sesini çı­karmaz, renk vermez. Ebenin sorduğu herhangi bir oyuncu saklanan paranın kimde olduğunu bilirse, ebenin eline ceza aleti ile bir tane vurur ve kendisi ebe olur. Yeni ebe de oyundaki yerini alınca oyuna devam edilir. Ebenin sorduğu oyuncu, paranın kimde ol­duğunu bilmezse, bu defa ebe onun eline ceza ola­rak (paranın saklı olduğu oyuncunun söy­lediği ka­dar) vurur. Oyuna da yine aynı ebe devam eder.
Yüzük Fincan Oyunu: Bu oyun için en az 5, en çok 10 kulpsuz fincan (acı kahve fincanı) ve bir yü­zük gerekmektedir. Bu oyun için sıra elemanları  iki gruba ayrılır. Bir grup tepsiyi ve fincanları alarak gizliden yüzüğü tepside ters dizili fincanlardan bi­rinin altına saklar. Karşı grubun tepside ters dizili fincanların altından yüzüğü bulması oyunun temel özelliğidir.
Oyuna başlayan taraftan biri tepsiyi görünme­yen bir köşeye götürür ve fincanlardan herhangi birinin altına yüzüğü saklar. Tepsiyi yavaşça karşı tarafın önüne bırakır.
Karşı taraf oyuncuları aralarında tartışarak, yü­züğün hangi fincanın altında olduğunu bulmaya çalışır. Fincanları kaldırmak, karşı tarafın temsilcisi tarafından yapılır. Temsilci, ellerini fincanların üze­rinde şöyle bir gezdirirken, karşı taraf oyuncuları fincanı saklayanların yüzlerine bakar ve heyecan­lanıp heyecanlanmadıklarını anlamaya çalışır. Dolu fincan üzerindeyken herhangi birinin yüzü deği­şirse, o fincanı kaldırması gerektiği konusunda temsilcilerini uyarırlar.
Temsilci, fincanı kaldırmadan fincanın “boş” veya “dolu” olduğunu söyler.  Temsilci birinci fin­canı kaldırırken “dolu” der ve yüzüğü bulursa ta­kımına 10 sayı kazandırır ve aynı zamanda tepsiyi hazırlama kendi takımına geçer. Ama “boş” dediği fincanları tek tek kaldırırken yüzüğü bulursa, fincan adedi kadar sayı alabilirler. Diğer tarafta kaldırıl­mayan fincanların sayısı kadar sayı verilir. Yüzüğü ilk saklayan taraf yüzüğü saklamaya devam eder.
Oyun bu şekilde, önceden kararlaştırılan sayı bulununcaya kadar devam eder.
 
 

SIRA GECESİNDE MÜZİK

Şanlıurfa’da müziğin gelişmesi, yaşatılması, yeni bestelerle sanatçıların ortaya çıkışında en önemli faktör sıra geceleridir, denilebilir.
Sıra gecelerinde usta-çırak geleneği içerisinde müzik icra edilir. Herhangi bir enstrüman çalan veya okuyabilen kişi­lerin oluşturduğu sıralarda Urfa makam geleneği içerisinde müzik icra edilir. Müzik faslı Rast veya Divân makamında başlayarak Uşşak, Hicaz ve ge­cenin durumuna göre diğer makamlarla devam ederek Kürdi veya Rast makamıyla son bulur. Bu makamlar icra edilirken o makama göre şarkı, türkü okunur. Arada ise hoyrat ve gazel okunur. Müziğe yeni başlayanlar, bu gecelerde ustaları din­leyerek müzik bilgisi alır ve makamları öğrenir­ler. Bu yönüyle sıra gecelerine “halk konservatuarı” da denilebilir. Urfa’nın yetiştirdiği Mukim Tahir, Kel Hamza, Damburacı Derviş, Tenekeci Mahmut Güzelgöz, Kazancı Bedih Yoluk, İbrahim Tatlıses, Mahmut Tuncer, Zekeriya Ünlü, Mehmet Delioğlu, Seyfettin Sucu, Kadir Sema, Mehmet Özbek, Mahmut Coşkunses, Mustafa Şahin, Kazım Çiriş gibi, daha sayabileceğimiz bir­çok ünlü, sıra gecelerinde yetişmiştir.
 

SIRADA DİSİPLİN VE YARGILAMA

Sıra gecelerinin temeli disiplindir. Sıra gecesine gelişten ayrılışa kadar kurallar dizisi vardır. Sıraya katılan kişi bunlara kesinlikle uymak zorundadır. Bu kurallara uymayan, uyum sağlayamayan kişi zaman içinde sıradan ayrılmak zorunda kalır. Sıra gecesinin genel kuralları sıraya katılanlar tarafın­dan umumiyetle bilinir. Sıraya gelme saati, kalkma saati gibi bazı kurallar da sıra elemanlarının ortak kararıyla belirlenir. Bu alınan kararları sıra başkanı uygular.
 

SIRADA ACI KAHVE VE ÇAY İKRAMI

Sıraya gelenlere ilk olarak sigara ve acı kahve ik­ram edilir. Acı kahveye Urfa’da “Mırra” denilir. Acı kahve yapmak için önce çekirdek kahve  kavrulur ve iri çekilir. Çekilen kahve “gümgüm” denen bü­yükçe cezveye konularak iyice kaynatılır, kaynayan kahve başka bir cezveye süzülür, dinlenen kahve tekrar süzülür. Süzülen kahveye “hel” denen ve özel bir tad veren bitki tohumu da konur ve kaynatıla­rak sıcak olarak misafirlere ikram edilir. Kahve, mi­safirlere özel kulpsuz fincanlarla sunulur. Mırra, fincanın dibine az miktarda konulur ve iki defa ve­rilir.
Acı kahvenin yapılması gibi, içilmesinin de ken­dine has kuralları vardır. Bu kurallardan birkaçını şöyle sıralayabiliriz.
Sıra gecesinde acı kahve, misafirler ilk geldi­ğinde ve kalkacakları sırada olmak üzere  iki defa ikram edilir. Her ikramda fincana az miktarda acı kahve konur, misafir kahveyi içer ve fincanı geri uzatır. Mırrayı dağıtan, tekrar fincana az miktarda kahve koyarak misafire verir. Misafir ikinci kez uzatılan kahveyi de içerek teşekkür eder ve fincanı, kahveyi dağıtana geri verir. Burada iki püf noktası vardır. Kahveyi içen, kahve fincanını yere koyma­malı ve mutlaka kahveyi verene iade etmelidir. Kahveyi içenin fincanı yere veya masaya koyması kahveyi dağıtana büyük hakaret sayılır. Bunun ce­zası, kahveyi veren bekârsa, evlendirmesi veya fin­canın altınla doldurulup bunun kahveyi dağıtana verilmesidir. Şanlıurfa’ya gelen yabancıların çoğu bu kuralları bilmedikleri için çoğu kez fincanı yere ko­yar, orada bulunan, bu kuralı o yabancıya hatırlatır ve kahveyi dağıtana da onun yabancı olduğunu ve bu kuralı bilmeden fincanı yere koyduğunu, amacı­nın hakaret olmadığını söyleyerek “hoş görmesini” ister.
Sırada, acı kahveden sonra çay ikram edilir. Çay biraz geciktiğinde, sıra arkadaşlarından bazıları  es­prili bir şekilde çayın geciktiğini ev sahibine hatırla­tırlar; “Yahu bu çayiz Halep’ten mi geli ? “, “Niye bele gecikti “, “Çay suyiz yoksa komşıdan getırah ” veya birkaç arkadaş “Çay içinde adalar” gibi içinde çay geçen türküleri söylemeye başlarlar. Ev sahibi çayın geciktiğini anlar ve hemen çayları getirir.
Sıra gecesinde acı kahve ve çaydan başka, yazın ayran ve şurup ikram edildiği de olur. Sıra gecele­rinde alkollü içki kesinlikle içilmez
 
.

SIRA GECESİNİN BAŞ YEMEĞİ “ÇİĞKÖFTE”

Sıra gecelerinde yemek olarak “çiğköfte” yapılır, nadiren diğer yemekli sıra geceleri de vardır. Diğer bir ifade ile “Çiğköfte” sıra gecelerinin değişmez yemeğidir diyebiliriz. Sırada sohbet veya müzik faslı biterken köfteyi yoğuracak kişi ve ona yar­dımcı olacaklar köfte yoğurmak üzere üzere kalkar­lar. Daha önce bulguru, eti, isodu (kırmız pul bi­beri) ve diğer malzemelerin hazırlanmış olduğu di­ğer odaya geçerler. Köfteyi yoğuracak olan, elini güzelce yıkayarak işe başlar. Köfte kıvamına gele­ceği sırada, sofra serilmeye başlanır. Köfte ile bera­ber yenilecek has (marul), beyaz lahana, salatalık, turp, nane, pırpırım (semizotu) ve Urfa’da yetişen hardal, kuzukulağı, suyarpızı, tuzik pendik ve tere gibi dere otlarından mevsimine göre bulunanlar sofraya dizilir. Ayran ve ekmek de sofraya konul­duktan sonra hazır olan çiğköfte herkese bir tabak olacak şekilde servis yapılır.
İyi köfte yoğurmak bir meziyettir. Sıraya gelen her kişi iyi köfte yoğuramaz. Her sıranın köfte yo­ğuranı bellidir ve o kişi veya kişiler sıra gecesinde köfteyi yoğururlar. İyi yoğuramayan biri, köfte yo­ğurursa köfteyi hamurlaştırır, yiyenler “Yuvalak köftesine benzemiş” gibi nüktelerle yoğurana takı­lırlar; köfteyi yoğuran, yoğurduğuna yoğuracağına pişman olur.
Sırada Çiğköfte’nin yanında Bostana, Salatalık veya Maruldan yapılmış Cacık, Zeytin Bostanası veya Koruk Salatası, Çoban Salatası gibi salata ve ca­cıklar ikram edilir.
 

SIRA GECESİNDE TATLI

Sıra gecelerinde Çiğköfte’den sonra Kadayıf, Şıl­lık, Katmer, baklava veya Daş Ekmeği, Küncülü Ak­kıt, Palıza, Şıre gibi mahalli tatlılardan herhangi biri ikram edilebilir. Sıra sahibinin hanımı maharetli ise, bu tatlılar evde hazırlanır, yoksa çarşıdan alınır.
 

SONUÇ

Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz: “Sıra gecesi” bir halk mektebidir, eğitim ve öğretim müessesesi­dir, arkadaşlıkların dostluklara dönüştüğü, daya­nışma ve yardımlaşmanın, hoş sohbetin, müziğin, edebiyatın harman olduğu gecelerdir.
Şanlıurfa kültür hayatında önemil bir yere sahip olan “sıra geceleri” geleneği çok yaygın bir şekilde Şanlıurfa’da, il dışında ve yurtdışındaki dışındaki Şanlıurfalılar arasında halen devam etmektedir.
Birçok geleneğimizin yozlaştığı ve bir kısmının kaybolduğu günümüzde “sıra ge­cesi” geleneğinin yaşıyor olması bir şanstır, bir güzelliktir. Sıra gecesi geleneğinin sürdürülmesi, bu kadar olumsuz tesirlere karşı halkımızın kendi milli değerlerine sahip çıktığının bir göstergesidir. Bu nedenle “sıra gecesi” geleneğinin bugün olduğu gibi yarınlarda da devam etmesi halisâne dileğimizdir.
 
Abuzer Akbıyık
Folklor Araştırmacısı-Yazar

Paul Auster’in Kış Günlüğü Dünya’da İlk kez Türkçe basıldı.

Ocak 12, 2012 in Edebiyat, Kitap

Her yazar, kitaplarına kendini de saklar. Ama gün gelir satır aralarında anlatmaktan vazgeçer kendisini. Artık yaş kemale ermiştir. Yaşadıkları, yaşayamadıkları, düşleri, gerçekleri… Hesaplaşma zamanıdır. Paul Auster’ın kendi hikâyesine dönerek yazdığı Kış Günlüğü, sıradan bir yaşamöyküsü değildir, usta bir kalemden çıkmış roman gibi bir yaşamdır.

Yazar bu kitabı neden yazdığını kendi cümleleriyle şöyle açıklar:
“Ne de olsa zaman azalıyor. Belki de şimdilik hikâyelerini bir yana bırakıp hayatının anımsadığın ilk gününden bugüne kadar bu bedenin içinde yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu incelemeye çalışsan iyi olur.”

 
Amerikalı ünlü yazar Paul Auster’in ‘Kış Günlüğü’ romanı, dünyada ilk kez Türkçe dilinde basıldı… Yazarın kendi yaşam öyküsünden kesitler içeren kitabın, ABD’den bile önce Türkiye’de piyasaya çıkması ilginç ve güzel bir gelişme oldu… Adından da anlaşılacağı gibi, kitabın kış mevsimi  ile bağıntısı var… Şöyle ki, karlı bir kış gününde pencereden görünen karlı manzara, yazarı eski günlere götürür… Paul Auster’in yaşamı boyunca 21 kez değiştirdiği adreslerde başından geçenler, arkadaşları, akrabaları ve sevdiği kadınlar kitabın ana temalarını oluşturuyor… 1947 doğumlu yazar, daha 12 yaşında iken edebiyatın farkına varıyor ve üniversite eğitiminde Avrupa edebiyatı okuyor ve Fransızca’dan çeviriler yapıyor… Ülkemizde en çok Yanılsamalar Kitabı, Yükseklik Korkusu, Brooklyn Çılgınlıkları, Yazı Odasında Yolculuklar, Karanlıktaki Adam ve Sunset Park isimli romanları ile tanındı…
 
PAUL AUSTER, 1947 yılında ABD’nin New Jersey eyaletinde, Newark’ta doğdu. Daha 12 yaşındayken, önemli bir çevirmen olan amcasının kitaplarını okuyarak edebiyata büyük bir ilgi duymaya başladı. Columbia Üniversitesi’nde Fransız, İngiliz ve İtalyan edebiyatı okuduktan sonra dört yıl kadar Fransa’da yaşadı, Fransız yazarlardan çeviriler yaptı. 20. yüzyıl Fransız şiiri üstüne önemli bir antoloji hazırladı. İlk kez 1987’de New York Üçlemesi adlı yapıtıyla büyük ilgi gördü. Daha sonra Ay Sarayı, Kehanet Gecesi, Köşeye Kıstırmak, Son Şeyler Ülkesinde, Leviathan, Şans Müziği, Timbuktu, Yanılsamalar Kitabı, Yükseklik Korkusu, Brooklyn Çılgınlıkları, Yazı Odasında Yolculuklar, Karanlıktaki Adam ve Sunset Park adlı romanları, Yalnızlığın Keşfi adlı anı-romanı, Kırmızı Defter adlı öykü kitabı birbirini izledi. Auster, eşi yazar Siri Hustvedt ve iki çocuğuyla birlikte New York, Brooklyn’de oturuyor.

Yapı Kredi’den 3 Yeni Kitap..

Ocak 9, 2012 in Kitap

DİVAN

Yazar: Molla Aşkî
Hazırlayan: Ahmet Atillâ Şentürk – Nurcan Boşdurmaz
Sayfa: 652
 
15. yüzyıl şairlerinden Molla Aşkî, II. Murad ve II. Mehmed (Fâtih) dönemlerinde yaşamıştır. Eserleri bir dîvânda toplanmadığı için yeterince tanınmayan Molla Aşkî, sanat olarak da bu yüzyılda yaşamış Necatî Bey ve Ahmed Paşa gibi şairlerin gölgesinde kalmıştır. 
Ahmet Atillâ Şentürk ve Nurcan Boşdurmaz’ın değişik yazma kaynaklardan derleyerek oluşturduğu Molla Aşkî Dîvânı bilimsel okuyuş ve günümüz Türkçesi ile ilk kez yayımlanıyor. Bu çalışma ile tezkire yazarlarının haksız ve mesnetsiz yargılarıyla bir kenara itilmiş iyi bir şair gün yüzü görüyor.
 
 

Osmanlı Hanedanı Üstüne İncelemeler – Seçme Makaleler 2

Yazar: İsmail Hakkı Uzunçarşılı
Sayfa: 632

Cumhuriyet dönemi tarihçiliğimizin öncü adlarından İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın makalelerinden ikinci bir demet. Bu kitapta Osman Gazi’den II. Abdülhamid’e kadar Osmanlı hanedanı mensuplarının hem özel hem kamusal kimliklerine ilişkin kısalı uzunlu otuzu aşkın inceleme bir araya getiriliyor. Erken dönem padişahlarının vakfiyeleri; II. Murad’ın uzun vasiyetnamesi; Cem Sultan’ın Avrupa’daki macerasına ilişkin belgeler; Şehzade Korkud’un heyecan dolu hayat hikayesi; Memluk sultanlarına sığınan Osmanlı şehzadeleri; babası Kanuni Sultan Süleyman’a karşı ayaklanan Şehzade Bayezid’le ilgili belgeler; III. Mehmed’in oğlu Şehzade Mahmud’un ölümü; III. Selim’in şehzadeliği sırasında Fransa Kralı XVI. Louis ile mektuplaşması; III. Selim’in veziriazam Koca Yusuf Paşa ile ilişkisi; 1876’da üç ay padişahlık yapan V. Murad’ı Avrupa’ya kaçırma girişimi; V. Murad’ı yeniden tahta çıkarmak için kurulan K. Skalyeri – Aziz Bey Komitesi; V. Murad’ın son hastalığı ve ölümü; II. Abdülhamid’in 1909’da tahttan indirilişi, Selanik’teki sürgünlüğü, İstanbul’a dönüşü ve ölümü.
Büyük ölçüde arşiv belgelerine dayanan bu incelemelerde birçok konu aydınlığa kavuşturuluyor, hiç bilinmeyen özellikler ilk kez açığa çıkartılıyor, altı yüzyıl boyunca hanedanın yaşadığı değişim gözler önüne seriliyor. Hepsi de yorulmak bilmez bir bilim adamının usta kaleminden dile getiriliyor.
 
 

Bahçeden İncebel Bardağa Türk Çayı

Yazar: Mustafa Duman
Sayfa: 224
Bahçeden İncebel Bardağa Türk Çayı kitabında günlük yaşamımızda önemli bir yeri olan çayın botaniğinden işlenmesine kadar birçok konu, özel fotoğraflar eşliğinde inceleniyor.
Türkiye’de çayın tarihi, geçmişten günümüze çay kültürü incelenirken tanınmış çay mekânlarından, ünlü çaycılardan söz ediliyor. Kitapta ayrıca çayın günlük yaşamımızdaki, halk kültürümüzdeki, tasavvuftaki ve halk hekimliğindeki yeri inceleniyor; çayla ilgili efsanelerden, manilerden, türkülerden, destanlardan, ilahilerden ve deyimlerden örnekler de veriliyor.  

Sansür Tarihi “Sansürsüz” Yayınlandı..

Ocak 9, 2012 in Kitap

Meraklısına Medya Dersleri serisinin ikincisi olan Sansürsüz Sansür Tarihi (1795-2011) isimli kitap Sinemis Yayınları tarafından yayınlandı.
Kitabın Serhat Hürkan’ın yazdığı ilk bölümünde, Osmanlı’nın son yüz yılından 12 Mart 1971′e kadar geçen süredeki uygulamaların öyküsü anlatılıyor. RTÜK eski Başkanı Nuri Kayış’ın kaleme aldığı ikinci bölümde de, 12 Mart 1971′den günümüze kadar olup bitenin panoraması yer alıyor.
10 OCAK GAZETECİLER GÜNÜNDE OKURLAR İLE BULUŞACAK
“Sansürsüz Sansür Tarihi”, “Basın Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki Münasebetlerin Tanzimi Hakkında” 212 sayılı yasanın kabulünün 51. yıldönümü olan 10 Ocak 2012 tarihinden itibaren kitap evlerinde okurlara sunuluyor.
KİTABIN İÇİNDE NELER VAR?
Ağırlıklı olarak gazete ve dergilere uygulanan sansürün ele alındığı kitapta, sinema, tiyatro, resim, müzik, karikatür, heykel, radyo, televizyon ve kitaba yönelik sansür uygulamaları da örneklerle yer alıyor.
Türkiye’de sansürün tarihi bir bakıma ülkenin “katettiği” yolun da öyküsü sayılabilir. Son iki yüz yılda bu topraklarda düşünen, düşündüğünü çeşitli yollarla anlatan insanlara ağır baskılar uygulandı, kimi tutuklandı, kimi işkence gördü, kimi kurşunla susturuldu. Yaşanan acıları, çileleri ayrıntılı olarak anlatılmaya çalışan bu kitapla özellikle genç okurlar tarihimizi değişik bir açıdan görmüş olacaklardır.
* Ahmet Mithat’ın 1870′de çıkardığı Devir gazetesi, ilk sayısında, vergilerin ağırlığından bunalan ahaliyi “sağılan uyuz keçi”ye benzettiği için kapatıldı.
* 1934′de radyodan alaturka müzik yayını yapılması yasaklandı. Bu yasak 1936′nın ikinci yarısında, “Halk Arap radyolarını dinlemeye başladı” gerekçesiyle kaldırıldı.
* Ünlü romancı Esat Mahmut Karakurt, 1953′de Yeni Sabah gazetesinde Moskova gezisini anlattığı yazı dizisini yayımladı. Bu dizi nedeniyle gazetenin sahibi Safa Kılıçoğlu 6 ay hapis cezasına mahkûm oldu.
* Yassıada duruşmaları sırasında, DP iktidarının Başbakanı Adnan Menderes’in, aralarında Mithat Perin, Ahmet Emin Yalman, Halil Lütfü Dördüncü, Necip Fazıl Kısakürek ve Peyami Safa’nın da bulunduğu bazı gazetecilere örtülü ödenekten ödeme yaptığı açıklandı.
* İzmir İnciraltı’ndaki Gençlik Parkı’na dikilen elde bayrak tutan genç heykeli cinsel organının çok belirgin olduğu gerekçesiyle tepki çekti. Bunun üzerine heykelin cinsel organı heykeltıraş tarafından küçültüldü.
* ABD’li yazar Chuck Palahniuk’un “Ölüm Pornosu” kitabını Türkçe’ye çeviren Funda Uncu, ifade vermek için çağrıldığı karakolda, “Bu kitabı çevirmeye utanmadın mı?.. Manken misin?.. Bu karakola daha önce düştün mü?..” sorularına hedef oldu.
* Öteki Tiyatro’nun Ankara’da sergilediği Oğuz Atay’ın ”Korkuyu Beklerken” oyununda oyuncular rol gereği sahnede sigara içince, Sağlık Bakanlığı müfettişleri, tiyatroya, “kapalı mekanda sigara içildiği için”ceza yazdı.
Kaynak : İnternet Haber

Türkçe roman ABD’de best seller oldu

Ocak 7, 2012 in Kitap

Türk profesör Yavuz Oruç’un, ABD’de Türkçe basılan romanı “İkinci Peron”, satış listelerinde üst sıralara yerleşti.
Okuyucuyu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş yıllarında yolculuğa çıkaran romanın ilginç karakterleri ve otantik aşk hikayeleri, döneme farklı pencerelerden baktırıyor.
GERÇEK HİKAYEDEN ESİNLENMİŞ
Yazarın, annesinin günlüklerinden, mektuplarından ve takvim yapraklarına tutulmuş notlarından yola çıkarak yazdığı roman, gerçek ve kurguya dayanan olaylar örgüsüyle dikkati çekiyor. Bilkent Üniversitesinde de dersler veren Prof. Dr. Yavuz Oruç, yaptığı açıklamada, “İkinci Peron” romanının aralıkta ABD’de Türkçe basıldığını belirtti.
 
ABD’DE BASILAN İLK TÜRKÇE ROMANLAR ARASINDA
ABD’ye doktora için gittiğinden bu yana 35 yıl geçtiğini, bu sırada ülkede elektrik mühendisliği alanında birçok proje hazırlayıp, birçok bilimsel makaleye imza attığını belirten Oruç, “İkinci Peron”un ilk romanı olduğunu söyledi. Oruç,“Kitabımın, ABD’de basılan ilk Türkçe romanlar arasında bulunduğunu söyleyebilirim” dedi. Romanının, 17 yaşındaki kahramanı Tomris’in, Ekim 1942′de, Ankara’da 2,5 yıldır eğitim aldığı İsmet Paşa Kız Enstitüsünden ayrılıp memleketi Amasya’ya gitmek üzere trene binmesiyle başladığını dile getiren Oruç, bu yolculuk sırasında hem gerçeğe hem de kurguya dayalı olayları geriye dönüşlerle anlattığını söyledi.
Yavuz Oruç, romanının kurgusunu şu sözlerle özetledi:
“Tomris’i dayısı okuldan alıyor. Trenle Amasya’ya giderken yan kompartımanda iki kişiyle karşılaşıyor, bu kişiler, ileride tanıyacağı bir çocuğun annesi ve babası. Tren giderken, zaman eğrisinde hayal kuruyor ve tüm geçmişini düşünüyor. 1900′lü yıllara kadar gidiyor, anneannesini, dedesini, annesini, babasını onların nasıl evlendiğini hatırlıyor. Tomris, trenin hareketiyle, geride bıraktığı zamanı ve bir yandan da geleceğini düşünüyor.”
OTANTİK AŞK HİKAYESİ
Romanında Osmanlı-Rus Savaşı’ndan 2. Dünya Savaşı’nın bitişine kadar geçen zamanda gerçek ve kurgusal öyküleri, romanın kahramanı Tomris’in çevresindeki ilişkiler üzerinden anlattığını bildiren Oruç, romanındaki ilginç karakterler ve otantik aşk hikayelerinin, döneme farklı pencerelerden bakılmasını sağladığını da kaydetti.
“KARAKTERLER BENİM ÇOK YAKINIMDA”
Romanı yazmaya nasıl karar verdiğini de anlatan Yavuz Oruç, romanın kahramanlarından Tomris’in annesi olduğunu ifade etti. Annesinin elindeki mektuplarla bir gün kendisine gelerek “bunları yazar mısın?” dediğini aktaran Oruç, romanın “Başlarken” bölümünde şu ifadeleri kullandı:
“2010 yılının sıcak bir haziran gecesiydi. Yeşilırmak Nehri’nin kenarında bir apartmanın dördüncü katında, elinde bir fotoğraf albümüyle gözlerimin içine bakarak ‘Yazar mısın bunları?’ diye sorduğunda, ‘Elbette’ demiştim. ‘Elbette yazarım’. Sonra torba torba Şaziment’in, diğer arkadaşlarının, ablalarının, hocalarının mektuplarını önüme yığdığında ve teker teker okuduğumda her bir mektubu, bildim ki yazmalıyım. Anlatmalıyım, kalemimi tutup yazabildiğim kadarıyla, çocukluk hayallerinin nasıl yıkılıp yok olduğunu, gençlik umutlarının nasıl yeşermeden solup sarardığını. Sadece seni değil, diğer kahramanların senin öykünle kesişen öykülerini de anlatmalıyım ki bilinsin her şey acısıyla, tatlısıyla…”
“1942 Ekim’inde bindiğin Amasya trenine seninle binmeyi ne çok isterdim bir bilsen. Binemedim elbette. 1953 yılı daha doğmamıştı benim gibi, ama bana verdiğin o mektuplar yok mu? Beşik gibi salladı beni Amasya’yla Ankara arasında. Gel istersen tekrar çıkalım yola, dolaşalım birlikte o eski mekanları zaman eğrisinde 1900′lü yılların başından başlayarak…”
Yıllardır bilimsel araştırmalarla uğraşan bir akademisyen olarak yazdığı romanın başka heyecanlar yarattığını dile getiren Oruç, “Bu heyecanı başkalarıyla paylaşabilmenin mutluluğunu yaşıyorum” diye konuştu.
SIRADA BİR AŞK ROMANI VAR
Kitabının ABD’deki internet satış listelerinde çeşitli kategorilerde farklı sıralarda yer aldığını, ancak bir listede 12. sıraya kadar yükseldiğini bildiren Oruç,“İngilizce olarak yazdığım akademik bir kitabım da var, ama ABD’de Türk romanı hemen hemen basılmıyor. Bir Türk romanının bu sıralara yükselmesi ilginç oldu gerçekten” dedi.
Romanın kadınlara biçilen rolü irdelediğini söyleyen Oruç, “Kadınlara ‘Sen bu olacaksın, sen şu olacaksın’ denilir hep. Aslında bu, sadece o yıllarda değil, teknolojinin bu kadar ilerlediği günümüzde bile böyle” diye konuştu. Oruç, romanın Türkiye’de basımı için bir yayınevi ile görüşmelerinin devam ettiğini de söyledi. Sonraki romanında Amasya’nın elma bahçelerini anlatan Strabon ile Mihri Hatun arasındaki aşkı yazmak istediğini belirten Oruç, “1600 yıl gibi bir zaman var aralarında. Kadın toprağa, bahçeye, Amasya’nın güzelliklerine aşık. Mihri Hatun Strabon’u biliyor, Strabon ise Mihri Hatun’u bilmiyor. Bu da çok ilginç bir roman olacak” dedi.
 
AA

Tanrı’yla insan arasındaki varlıklar, çok çeşitli ve değişiktir; onlardan biridir Sevgi…

Ocak 5, 2012 in Edebiyat

Her ne kadar insanların çoğu gölgeleri hakikat olarak kabullenmek suretiyle hayatının büyük kısmını cehaletin karanlığında geçirseler de kendileri için daha iyi olana talip olan diğer bazıları, Eflâtun’unDevlet’inin ilk bölümünün sonunda sözünü ettiği gardiyanlar gibi, amaçlarına şu veya bu şekilde ulaşırlar. Eflâtun, insanoğlunun iyiye duyduğu arzuyu ve buna ulaşma yolunu, Şölen’de (Sempozyum) irdeler. İzleyen diyalogda Sokrat’ın bazı arkadaşları sırayla aşkı tarif etmeye çalışırlar. Biri, olabilecek en yüce güdü, bir diğeri ise birbiriyle uyumsuz ve rahatsızlık verecek kadar natamam/güdük varlıklar arasında ahenk tesis etmenin bir tür fizyolojik veya mekanik yolu olarak tanımlar. Üçüncüsü, Agathon, konuyu, adı Aşk olan bir tanrı olarak ele almayı seçer ve bu kutsal varlığı insandaki iyinin, genç ve adil kaynağı olarak tarif eder. Sokrat, genç dostu Agathon’u bir ayna gibi kullanarak Aşk’ın kendi tanımını yapmaya koyulur.
Şölen (Sempozyum)*
Eflâtun
“Dostum Agathon, gerçekten de güzel bir başlangıç yaptın konuşmana. Sevgi’yi övmeye başlamadan önce, onun kim olduğunu ve neler yaptığını söylemek, çok yerinde bir seçimdi, ben de kabul ediyorum. Ama eğer onu bu kadar iyi biliyorsan, şu sorumu yanıtla: Sevgi, kendisinden başka bir şeyin sevgisi midir, yoksa hiçbir şeyin sevgisi değil midir? Sorun, onun bir anneden mi, yoksa bir babadan mı doğan bir sevgi olduğu değil -ki bu soru gerçekten de saçma olurdu- ama sorumu bir baba için de düşünebilirsin: Baba, bir şeyin babası mıdır, yoksa hiçbir şeyin babası değil midir? Beni doğru cevaplamak için, bir babanın baba olması için, ondan olan bir kız ya da oğul bulunması gerektiğini söylemek zorundasın, haksız mıyım?”
“Elbette haklısın,” der Agathon.
“Anne için de aynı şeyleri söylemez miydin?”
“Söylerdim.”
“Pekâlâ, şimdi söyleyeceklerimle birlikte, daha iyi anlayacaksın bunu. Bir Kardeş, ona kardeş diyebilmemiz için birilerinin kardeşi olmak zorunda değil midir?”
“Tabii.”
“Hatta bir erkek ya da kız kardeş.”
“Evet, öyle.”
“Şimdi de Sevgi için düşün aynı sorumu: O bir şeyin sevgisi midir, yoksa değil midir?”
“Bir şeyin sevgisi olmalıdır elbette.”
“O zaman aklında tut bunu: Sevgi, bir şeyin sevgisidir. Ve şimdi şunu yanıtla: Sevgi, sevgisi olduğu şeyi arzular mı, arzulamaz mı?”
“Elbette arzular.”
“Bu arzuladığı şey, onun sahip olduğu bir şey midir, yoksa değil midir?”
“Galiba değildir, en azından öyle olmaması gerekir.”
“Galiba diyecek yerde, arzulamanın ne olduğunu düşün. O, bizde olanı mı istemektir, yoksa bizde olmayanı mı? Bizde olanı arzular mıyız yoksa arzulamaz mıyız? Bu beni ne kadar etkiliyor, anlatamam Agathon. Sen ne düşünüyorsun?”
“Ben de senin gibi düşünüyorum Sokrat.”
“Güzel. Boyu gerçekten de uzun olan biri, boyunun uzun olmasını ister mi? Yahut güçlü olan bir kimse, güçlü olmayı arzular mı?”
“Üzerinde anlaşmış olduğumuz fikre göre, bu imkânsız.”
“Evet, çünkü hiç kimse, sahip olduğu şeylere ihtiyaç duymaz.”
“Doğru.”
“Ama, belki güçlü olan bir adam, güçlü olmayı arzulayabilir. Hızlı olan hızlı olmayı veya sağlıklı olan da sağlıklı olmayı. Bu durumda, insanların gerçekten de kendilerinde olanı arzuladıklarını düşünebilirsin – bir hataya düşmeyelim diye bu konuyu açtım. Fakat onların bu arzularını bir kenara bırakırsak Agathon, görürüz ki onlar her ne olmak istiyorlarsa, şu anda odurlar. Ama bir kişi, ‘Ben sağlıklıyım ama sağlıklı olmak istiyorum’ veya ‘Ben zenginim ve zengin olmak istiyorum’ derse, yani ‘Şu anda nelere sahipsem, onları arzuluyorum’ derse, ben de ona şu yanıtı veririm: Sen sağlığı da zenginliği de bugün için değil, geleceğin için arzu ediyorsun, çünkü bugün iste ya da isteme, onlar zaten sende var. O, ‘Şu anda nelere sahipsem, onları arzuluyorum’ derken, şunu söylemek istemiyor mu: Şimdi sahip olduğum şeylerin gelecekte de bana ait olmalarını arzuluyorum. Bu adam haklı değil midir sence?”
“Haklıdır,” diye yanıtlar Agathon.
“Bu güzelliklere ve servete gelecekte de sahip olmayı istemek, sahip olmadığımız bir şeyi arzulamak değil midir?”
“Evet, doğru.”
“Öyleyse, bu adam da tıpkı arzu eden ötekiler gibi, henüz sahip olmadığı bir şeyi istiyor. Arzu ve sevginin peşine düştüğü şeyler, erişemediğimiz, ihtiyacını hissettiğimiz şeyler değil midir?”
“Evet, onlardır.”
“O zaman fikir birliğine vardığımız konulara bir bakalım: İlki, sevginin bir şeyin sevgisi olup olmadığı; ikincisi ise onun henüz sahip olmadıklarımızın sevgisi olup olmadığı.”
“Evet.”
“Şimdi, eğer kabul ediyorsan, sana kendi sözlerini hatırlatayım. Sanırım, şöyle dedin: Güzellik sevgisidir tanrıları bir arada tutan, çirkinlik sevgisi diye bir şey olamaz”
“Evet, tam olarak.”
“Gerçekten de söylenecek bir sözdü dostum. Ama bir düşün; eğer dediğin gibi olsaydı, Sevgi’nin de sevgiyi arzulayan ve ona ulaşmaya çalışan bir tanrı olduğunu kabul etmek zorunda değil miydik?”
“Evet.”
“O zaman Sevgi, güzelliğe sahip değildir.”
“Gerekli bir kabul,” dedi Agathon.
“Pekiyi, insan güzellikten yoksun ve onun peşinde olan bir şeye güzel diyebilir mi?”
“Tabii ki diyemez.”
“Ya sen? Hâlâ Sevgi’nin güzel olduğunu düşünüyor musun?”
Bunun üzerine Agathon şöyle der:
“Öyle görünüyor ki, Sokrat, az önce konuşurken, ne hakkında konuştuğumu tam olarak bilmiyormuşum.”
“Olsun, Agathon, güzel bir konuşmaydı yine de. Şimdi bir şey daha soracağım. İyi şeylerin, aynı zamanda güzel olduklarını düşünmez misin?”
“Düşünürüm.”
“Öyleyse, Sevgi iyiliğe de sahip değildir, çünkü güzellikten yoksun biri iyilikten de yoksun olur.”
“Sana gücüm yetmiyor Sokrat, nasıl diyorsan öyle olsun.”
“Ama sevgili Agathon, asıl senin güç yetiremediğindir doğru olan. Yoksa Sokrat’ı yenmek hiç de zor değil. Şimdilik seni kendi haline bırakacağım ve bir zamanlar Diotima adındaki Mantinealı10 bir kadınla sevgi üzerine konuştuklarımızı anlatacağım. Sadece bu konuda değil, başka birçok konuda da bilge biriydi o. Bir keresinde, Atinalılara kestirdiği kurbanlarla, siteyi on yıl boyunca uzak tutmuştu vebadan. Bana sevmek sanatını öğreten de oydu ve şimdi elimden gelenin en iyisini yapıp Agathon’la anlaştığımız konunun üzerinden kadının bana öğrettiklerini izleyerek konuşmamı yapacağım. Tıpkı senin yaptığın gibi Agathon, önce Sevgi’nin kim olduğunu ve yaptığı işleri bilmemiz gerekiyor. Ben, kadının sorularını size söylemekle en iyisini yaparım, sanırım. Çünkü benim kendi fikirlerim, az çok Agathon’la az önce konuştuklarımıza benziyor; sevginin büyük bir tanrı ve güzele duyulanın sevgi olduğu. Kadın, benim sözlerimi Agathon’a karşı söylediğim sözlerle çürüttü ve benim sözlerimden yola çıkarak, Sevgi’nin aslında iyiliğe de güzelliğe de sahip olmadığını kanıtladı. ‘Ne demek Diotima, Sevgi çirkin ve kötü bir şey mi?’ diye sorduğumda ise: ‘Konuşurken ayağını sakın,’ dedi bana; ‘Güzelliğe sahip olmayan, çirkin olmak zorunda mıdır?’ ‘Tabii ki öyledir.’ ‘Bilgece olmayan bir şey de cahillik midir? İkisinin arasında bir yer yok mudur sence?’ ‘Ne olabilir ki o dediğin?’ ‘Bu, insanın sebebini bilmeksizin de doğru işler yapabilmesidir. Buna bilgelik diyemeyiz, çünkü mantık kullanılmadan bilgiye ulaşılamaz. Cahillik de diyemeyiz, çünkü bilgi tesadüfen elde edilse bile cahillik olmaz. Demek ki, bilgelikle cahilliğin arasında doğruluk kanısı var.’ ‘Haklısın’ dedim. ‘Demek ki, güzel olmayana çirkin, iyi olmayana da kötü demek zorunda değiliz. Sevgi için de aynısı geçerlidir. Ona iyi veya kötü diyemeyeceğimiz gibi, güzel veya çirkin de diyemiyoruz. O, ikisinin arasında bir yerdedir, böyle anlamalısın.’ ‘Evet ama Sevgi büyük bir tanrı olarak kabul ediliyor,’ diye hatırlattım. ‘Sadece onu bilmeyenler mi öyle kabul ediyor, yoksa diğerleri de mi?’ ‘Hepsi.’ ‘Aklım almıyor. Onu bir tanrı olarak bile kabul etmeyenler, büyük bir tanrı olarak nasıl kabul edebiliyorlar?’ dedi Diotima gülerek. ‘Kim tanrı olduğunu kabul etmiyor Sevgi’nin?’ ‘Biz; sen ve ben.’ ‘Bunu nasıl söyleyebiliyorsun?’ ‘Çok kolay. Bütün tanrılar güzel ve mutlu değil midir, söylesene? Hangisinin güzel ve mutlu olmadığını söyleyebilirsin?’ ‘Asla söyleyemem… Yüce Zeus!’ ‘Mutlu kimseler iyilik ve güzelliğe, zaten sahip değiller midir?’ ‘Evet, öyledirler.’ ‘Fakat az önce Sevgi’nin güzellik ve iyiliği arzuladığını, çünkü onlara sahip olmadığını söyledin.’ ‘Evet, öyle.’ ‘Öyle bir tanrının var olması mümkün müdür?’ ‘Hayır, değildir.’ ‘Gördün işte, sen de onun tanrılığına inanmıyorsun.’”
“Nedir o zaman Sevgi, ölümlülerden biri mi?” “Asla.” “Nedir o zaman?” “Az önce dediğim gibi, ölümlülerle ölümsüzlerin ortasında bir şeydir o.” “Ama tam olarak nedir?” “Tanrısal bir nesnedir Sokrat. Tanrı’yla insan arasındaki varlıklardan biri.” “Görevi nedir?” “İnsanlar ve tanrılar arasında haber götürüp getirir, dilek ve kurbanlarımızı onlara ulaştırır, onlardan da emirleri ve kurbanlarımızın mükâfatını getirir bize. Tanrılarla aramızdaki açıklığı kapatarak, bizi onlara bağlayıp onlarla bütünleştirir. Kâhinlerin bilgisi, din adamlarının kurban ve tören işleri, geleceği görmek, büyücülük gibi işlerdeki başarı, hep ondan gelir. Tanrı, hiç yormaz kendini. Bu şey insanlara uykuda ya da uyanıkken gelir ve onları tanrılarla görüştürür. İşte bu insanlar, onlara sahip olanlardır. Fakat bu işlerden başka işlerle uğraşanlarınki el işleridir, güçle ilgilidir. Tanrı’yla insan arasındaki varlıklar, çok çeşitli ve değişiktir; onlardan biridir Sevgi.”
“Annesi ve babası kimdir?” “Bu uzun bir hikâye ama sana olduğu gibi anlatacağım. Afrodit11 doğduğunda bütün tanrılar kutlamaya gelmiş. Metis’in oğlu Poros da bunların arasındaymış. Ziyafet bittikten sonra Penia çıkagelmiş ve onlardan payını isteyerek kapıları tutmuş. Bu sırada Poros, şerbet içerek sarhoş olmuş (biliyorsun ki, o zamanlar şarap yoktu) ve Zeus’un12 bahçesinde sızıp kalmış. Penia ise yaşadığı fakirlikten bıktığı için, Poros’tan bir çocuk yapmaya karar vermiş, yanına gidip uzanmış ve Sevgi’ye gebe kalmış. Afrodit’in doğduğu gün o da ana rahmine düştüğünden, adları hep birlikte anılır olmuş. Afrodit, güzel bir tanrıymış ve Sevgi de güzelliğe hayranmış. Poros ve Penia’dan olan Sevgi’nin kaderi de anne ve babasına uygun bir kader olmuş. Çünkü o her zaman yoksuldur, ayrıca, sanıldığının aksine, hassas ve ince de değildir. Annesi gibi kaba, kirli ve evsizdir. Dağlarda uyur ve kapılarda ve yol kenarlarında konaklar. Babası gibi, hep iyinin ve güzelin peşinde koşar. Cesur, çevik ve sağlıklıdır, avcılıkta ustadır. Düşünceyi ve bilgeliği çok sever. Hayatını düşünmekle geçirir, hünerli bir büyücü, bir simyacı ve gerçek bir sofisttir13. Ne ölümlüdür, ne ölümsüz. Kimi zaman doğduğu gün, refah içinde yaşarken birden ölüverir, sonrasında da babası gibi bir yolunu bularak dirilip geri gelir. Ne zengin, ne fakirdir; kazandığı şeyleri hemen kaybeder.
“O, bilgelikle cehaletin ortasında bir yerdedir. Çünkü tanrılar kendiliğinden bilge oldukları için bilgiye hiçbir zaman ihtiyaç duymazlar, bilgeler de bilgiyle meşgul olmazlar. Cahiller de bilgiyle ilgilenmez, onun peşinden koşayım demezler. Cahillik neden sevilmez? Çünkü cahil kimseler güzellikten, iyilikten ve akıldan mahrumken, kendilerini bilgeler bilgesi sanırlar. Böylelikle de bilgi için emek vermeye yakın durmazlar.”
“Öyleyse Diotima, ne bilgeler, ne de cahiller değilse kimdir bilginin peşine düşen?” “Bu, bir çocuktan bile öğrenebileceğin kadar kolay. Ne cahil, ne de bilge olanlardır, bilginin peşine düşenler. Sevgi de onlardan biridir işte. Bilgelik, en güzel değerlerden biridir ve Sevgi de güzel olana düşkündür. Bu nedenle bilgiye hayrandır o, hep onu arar. Bu arayışı da onu bilgelerle cahillerin arasında bir yerde tutar. Bunlar onun yaradılışından gelir; babası her şeyi bilen ve arayıp bulan biridir, annesi ise hiçbir şey bilmeyen ve aramayan biri. Bu varlık işte böyledir Sokrat, senin de onun hakkında yanılmış olmana şaşmamalı. Çünkü onu seven değil de sevilen sanıyordun. Bu nedenle de onun çok güzel olduğunu düşünüyordun. Oysa güzel, zarif, yüce ve mutlu olanlar sevilenlerdir, sevenler değil. Sevenler farklıdır, bu anlattığım gibidir.”
“Pekâlâ, sevgili dostum, Sevgi böyle bir varlıksa, insanlar için ne yararı var onun?” “Ben de onu anlatacağım şimdi. Anlattıklarımla sevginin nereden geldiğini ve ne olduğunu biliyoruz artık.
Tıpkı dediğin gibi, güzel şeylerin sevgisidir o. Şöyle sorsalar bize: Söyleyin Sokrat ve Diotima, güzel olanı sevmek ne anlama gelir? Yani, daha açıkça deseler ki: Neyi sevmiş oluruz güzel şeyleri sevmekle?” “Onlara sahip olmayı sevmiş oluruz.” “Bu cevabına karşılık yeni bir soru sorulur: Güzel şeylere sahip olunca, neyi elde etmiş olur bir insan?” “Doğrusu bu soruya cevap vermezdim.” “O zaman ‘güzel’ değil de ‘iyi’ olsun sözcüğümüz; söyle Sokrat, iyi şeyleri seven, neyi sevmiş olur?” “Onlara sahip olmayı…” “Onlara sahip olunca ne olur?” “Bunun cevabı sanırım daha kolay. Mutluluğu elde eder.” “Doğru. Gerçekten de mutlu kişiler, iyi şeyleri elde ederek mutlu olmuşlardır. Artık mutlu olan birinin, neden mutlu olmak istediğini soramayız. Cevabından, sevgilerinin nedeni anlaşılabiliyor.” “Evet.” “Pekâlâ, sence bu arzu herkeste var mı? Bütün insanlar da iyi şeyleri daima arzular mı?” “Bence, bütün hepsi arzular bunu.”
“Öyleyse Sokrat, eğer daima aynı şeyi seviyorlarsa, neden bütün insanların seven olduğunu söyleyemiyoruz da bazılarının sevmediğini söylüyoruz?” “Doğrusu, bunu ben de bilmiyorum.” “Anlamayacak bir şey yok: Sevgi çok çeşitlidir. Oysa biz sevgiden yalnızca bir çeşit sevgiyi anlıyor ve ona sevgi diyoruz; başka çeşitlerini ise başka isimlerle çağırıyoruz.” “Ne söylemek istediğini anlamadım.” “Şöyle: Biliyorsun ki,poiesis çok farklı anlamlara gelen bir kelimedir. Önceden var olmayan şeyleri var etme işini her zaman bu şekilde adlandırırız ve böylelikle, sanatın her alanı poiesis, her sanatçı poietes diye bilinir.” “Doğru.” “Ancak, bütün yaratanlara poietes diyebiliyor muyuz? Örneğin, zanaatkâr kişilere bu adı vermiyoruz. Yaratıcı işlerle meşgul her kişinin ayrı bir adı var. Fakat yalnızca müziğe ve tartıma ilişkin olan yaratma işi bu genel sözcükle adlandırılmıştır. Kısacası, poiesis, sadece şiire ve poietes de sadece şaire verilen addır.” “Doğru.” “Bu, Sevgi için de geçerlidir. Sevgi’nin en gerçek anlamı, iyi olanı ve mutluluk vereni istemektir. O yüce ve sayısız yeteneğe sahip olan Sevgi de budur. Ama insanlar bu isteği başka başka taraflara çevirir. Kimileri para kazanmayı, kimileri sağlıklı olmayı, kimileri de bilgiye sahip olmayı arzular. Ama bu arzulara sevgi, arzulayanlara da seven denmez. Yalnızca bir çeşit sevgi ve bu sevgiye sahip olanlar Seven diye çağrılıyor. Bütüne ait olan sözcük, yalnızca onları anarken gerçek anlamıyla kullanılıyor.” “Galiba seni anlamaya başladım.” “Biliyoruz ki, sevmenin insanın öteki yarısını araması olduğunu söyleyenler var. Ama bana soracak olursan, yarım ve bütünle anlatılmak istenen iyi şeyler değilse, sevmek yarımı da bütünü de aramak değildir. İnsanlar, kötü olduklarına inanırlarsa ellerini ya da ayaklarını kesmekten sakınırlar mı? Demek ki, insan, yalnız kendi parçası olan şeylere bağlı kalmaz; ama iyi olanları kendimize ait, kötü olanları ise bizden ayrı sayarsak iş değişir. Ne olursa olsun, sevdiğimiz şey mutlaka iyidir. Sen farklı mı düşünüyorsun?” “Yüce Zeus! Elbette hayır.” “Pekâlâ, basitçe konuşursak, insanlar iyi olanı severler diyebilir miyiz?” “Evet.” “Güzel. Ancak, iyi olanı kendileri için severler dememiz de gerekmiyor mu?” “Gerekiyor.” “Yalnız iyiye sahip olalım demekle bitirmezler işi; o hep bizim olsun derler.” “Evet, öyle.” “Öyleyse sevmek, her zaman iyiye sahip olmayı arzulamaktır.” “Kesinlikle doğru.”
“Eğer böyleyse, sevgiye kavuşmak isteyenlerin hangi yolda harcadıkları emeğe, çabaya sevgi diyebiliriz? Onların hangi uğraşlarının adı olurdu sevgi? Söyle Sokrat.” “Bu sorunu yanıtlayabilseydim, sendeki bilgeliğe böyle hayranlık duymaz ve öğrencin olmazdım. Bunları öğrenmek için senin yanındayım.” “O zaman söyleyeyim: Sevgiyi, hem ruhta hem de bedende doğurmak.” “Bu söylediklerini anlamak için kâhin olmak gerekiyor.” “Daha açık söyleyeyim o zaman: Her insan hem beden hem de ruh olarak gebedir Sokrat ve belirli bir yaşa geldiğimiz anda doğamız gereği doğurmak isteriz. Bu doğumun da çirkinlik üzerine olması imkânsızdır, güzellik üzerine olur. Kadınla erkeğin doğurmak için bir araya gelmesi de tanrısal bir iştir. Çünkü gebelik ve çoğalmak, ölümlü bir varlığın ölümsüz bir iş yapmasıdır. Hiçbir tanrısal işi düzensizlik içinde gerçekleştiremeyiz. Çirkinlik, tanrısal olana aykırıdır ama güzellik olana yakındır. Güzellik, tanrısal olanla uyum içinde olmaktır. Bu yüzden, Moira ve Eileithua diye adlandırdığımız ve çocuk doğurmamıza yardımcı olan tanrıça, güzelliğin kendisidir. Bu yüzden insanlar ve hayvanlar güzele yaklaştıkça rahatlar, mutlu olur, doğurur ve çoğalır. Çirkin ise onda can sıkıntısı, daralma, azalma ve tükenmeye sebep olur; acı verici bir içindekini kurtarabilme derdine düşürür. İşte bu yüzden doğurabilen varlıklar, içindeki doğum sancısını dindirebilmek için güzelin peşine düşerler. Görüyorsun ki Sokrat, Sevgi’nin istediği, sandığın gibi güzel olan değil.” “Öyleyse, nedir onun arzusu?” “Güzellik üzerine doğurmak ve çoğalmak…” “Belki de doğrudur söylediğin, kim bilir?” “Doğrudur, çünkü başka bir yolu yok. O doğurmayı arzular, çünkü doğurarak sonsuza eriştirir, ölümlülükten kurtarır. Bir kimse iyiyi arzuluyorsa, ölümsüzlüğü arzuluyordur. Sevgi, iyiliği bir anlığına değil, daima arzular demiştik. Bizim sözlerimiz söylüyor bunu; Sevgi’nin zorunlu olarak ölümsüzlüğün sevgisi olduğunu.”14
“Diotima, sevmek hakkında işte bunları öğretti bana. Bir gün şöyle demişti: ‘Sence bu arzunun kaynağı nedir Sokrat? Hayvanların doğururken yaşadıkları sıkıntıları görmüş olmalısın. Kanatlı olsun, ayaklı olsun, sevgileri için ne çilelere katlanırlar… Önce çiftleşmek, sonra da yavrularını doyurmak için sıkıntılara katlanır, kendilerinden güçlülere meydan okur, bazen ölürler bile. Yavrularını yaşatmak için açlıktan inlerler. İnsanların, bunları düşünerek yaptıklarını biliyoruz, ancak hayvanlara bu sevgi gücü nereden geliyor?’ ‘Bilmiyorum’ dedim. ‘Bunu bilmeden sevgiyi nasıl anlayabileceğini düşünüyorsun?’ ‘Söylediğim gibi Diotima, bunların sebebini bilseydim, senin öğrencin olmak istemezdim. Lütfen öğret bana, sevgi üzerine bildiğin her şeyi öğrenmek istiyorum.”
“Sevginin ne olduğu konusunda anlaştık. Eğer bunları kabul ettiysen, sorduğum soru da seni şaşırtmamalıydı. Çünkü bu sorunun cevabı için de aynı şeyleri söyleyeceğiz: Ölümlü varlıklar ölümsüz olmayı arzular. Bunun da bir tek yolu vardır, doğurmak ve kendi eskisinin üzerine sürekli yeniyi üretmek. Canlıların, çocukluktan ileri yaşlara kadar, hep kendisi olarak kaldığını düşünürüz ama yanılırız. Onlar hep aynı adla çağırılıyorsa da sürekli değişmektedirler, asla aynı kalmazlar. Etiyle, kemiğiyle, kanıyla, bütün bedenler sürekli değişir; bir yandan yenilenirken, öte yandan ölmeye yaklaşır. Sadece beden değil, ruh da değişim yaşar. Mizaç, huy, inanç ve arzular, hazar, hüzünler, endişeler asla aynı kalmaz. Sürekli ölüp sürekli doğarlar. Daha şaşırtıcı olanıysa, bilgilerimizin de doğup öldüğü; aynı kalmayıp sürekli değiştiğidir. Bilgi kaybolan bir şey olmasaydı, öğrenmek olabilir miydi? Öğrenmek, kaybolan bilgilerin yerini yenisiyle doldurarak bilgeliği korumaktır ve böylece bilgi hiç değişmemiş gibi durur. Ölümlü bilgi, ölümsüzlüğe beden olarak bu şekilde erişebilir, başka bir yolu yoktur. Artık canlıların yavrularını neden bu kadar sevdiklerine ve onların üzerine neden bu kadar titrediklerine şaşırma; bunu ölümsüzlük için yaparlar.”
“Bu sözler beni çok şaşırtmıştı. ‘Bilgeler bilgesi Diotima, bu söylediklerin doğru mu?’ Bu sorumun üzerine, Diotima, usta bir sofist tavrı takındı: ‘Emin ol Sokrat. Eğer söylediklerime inanmayacak olursan, insanlardaki başkaları tarafından onurlandırılma hırsı sana ne kadar saçma gelir; ‘ölümsüzlük bir güzellik bırakmalı sonrakilere’ sözünü hiç anlayamazsın. Çocuklarını bile önemsemezken, sadece onurlandırmak için tehlikelerden sakınmadan, bütün servetlerini kaybeder, sıkıntıları sineye çeker ve ölmeyi bile kabullenirler. Böyle olmasaydı, dünyada ölümsüz bir onur bırakmayı arzulamasalardı, Alkestis Admetos15 için, Akhilleus Patrokles için ölebilir miydi? Kodros16, krallığın sahibi oğulları olsun diye canını feda edebilir miydi? Elbette hayır. Bana soracak olursan, iyi bir isim edinmek ve kalıcı bir yiğitlik onuru kazanmak için elinden geleni yapmayacak biri bulunmaz. Çünkü ölümsüzlüğü arzular. Bedenleri verimli olan kişiler sevgilerini kadınlara çevirirler, çocuk sahibi olup soylarını devam ettirmek için. Böylece adlarını sonsuz kılıp mutluluğa ulaşacaklarına inanırlar. Ama ruhları verimli olanlar böyle değildir. Onların ruhlarının meyvesi, bedenlerininkinden çok daha fazladır. Ruhun meyveleri, düşünce ve düşünce gibi olan her şeydir. Yaratıcı şairler ve kendi alanlarında keşifler yapan zanaatkârlar böyledir. En üstün düşünce, insan yığınlarına düzen getiren düşüncedir; ölçü ve doğruluk. Eğer insan çocukluğundan itibaren içinde bunların tohumunu tanrılar gibi taşıyorsa, olgunlaştığında doğurmak arzusu belirir onda. İşte bu arzuyu duyunca, hangi güzellik üzerine doğurması gerektiğini düşünüp karar vermeye çalışır. Ama asla çirkinlik üzerine doğuramaz. Bu arzusu arttıkça onu güzel olana yaklaştırır, çirkinlerden uzak tutar. Bu güzellerden birinin bedenen de güzel ve asil olduğunu görürse, güzellikler bir araya gelmiş olduğundan, aklı başından gider, onun karşısında çok erdemli bir insan tarafından erdemler ve güzel fikirlerle eğitilmiş gibi olgunlaşır ve gelişir. Güzel olanla birliktelik, onun içindeki bu tohumu canlandırıp büyütür. O hep sevdiğini düşünür, aralarında anne-babayla çocuk arasında olan sevgiden çok daha büyük ve güçlü bir sevgi filizlenir. Çünkü bu ikisi, tanrısal bir iş için, çoğalmak ve ölümsüzleşmek için bir araya gelmiştir. Böyle ölümsüzlükler yaratmak, elbette herkes için, çocuk büyütmekten daha üstündür. Homeros olsun, Hesiodos17 olsun, diğer büyük şairler olsun, hepsi böyle düşünürler. Kim istemezdi onların çocukları gibi ölümsüz çocuklara sahip olmayı? Lykurgos’un18 Sparta’da bıraktığı çocuklar sözgelimi; Sparta’yı, hatta bütün Yunanistan’ı kurtaran onlar değil miydi? Sözgelimi Solon’u19 sizin için yüce kılan, koyduğu yasalardır. İster Yunanistan olsun, ister barbar ülkeler, dünyanın neresinde olursa olsun, yaratılan güzellikler dilden dile dolaşmıştır. Böyle çocuklardır ki babalarının adına tapınaklar kurulmasını sağlamışlardır. Bedenlerimizden çıkan çocukların böyle bir iş başardığı görülmüş mü hiç?
Evet Sokrat, bunlardır senin de bulabileceğin sevgi sırları. Bu sırlarla, kendilerinden daha yüce ve daha uzak olanına, doğru yolun ulaştıracağı son noktaya kadar gidip gidemeyeceğini bilmiyorum. Ama bunu başarman için elimden geleni yapacağım, sana bütün bildiklerimi anlatacağım. Eğer dayanabilirsem buna, asla peşimi bırakma.
Bu son noktaya erişmek isteyen kişi, henüz genç yaşındayken, en güzel bedenleri aramalıdır. Eğer onu yola çıkaranın yolu doğruysa, tek bir insanı sever ve ona sürekli güzel laflar eder. Bir zaman geçince anlar o bedende gördüğü güzelliğin ötekilerde bulunanla aynı olduğunu. Görünüşteki güzelliğin peşinde olanlar için, bütün bedenlerdeki güzellik aynı değil midir? Bunu anlayınca, bütün güzel bedenler, içinde sevgi uyandırır, bir tekine düşkünlüğü gider. Böyle bir düşkünlüğün, ona göre anlamı kalmamıştır. Artık ruhun güzelliği beden güzelliğinden üstündür onun için. İncelikli bir ruh, bedeni güzel olmasa bile, içindeki sevgiyi kabartmaya yeter. Kendisini ona adar ve gençlerin iyiliği için söyleyebileceği en güzel sözleri arayıp bulur. Böylelikle, güzelliğin yaşayış ve tavırlarda olduğunu görerek, hepsinin aynı güzelliğe sahip olduğunu ve beden güzelliğine kapılmaması gerektiğini anlar. Yaşayış ve tavırlardan sonra da sıra bilgiye gelir. Bilgideki güzelliği fark eder. Onun gördüğü güzellik böylelikle genişledikçe, bir varlığa bağlı kalmaktan vazgeçer, genç bir adamın, bir kölenin, bir kadının yahut kim olursa olsun bir kimsenin kölesi olmaz, sözlerine değer verilir. Gördüğü bu güzellik denizine hayranlık duyar; en güzel ve ulu sözler, sonsuz bilgelik arzusunda doğan düşünceler taşar içinden. O zaman kuvvetinin önüne kimse geçemez, gerçek bilgiye, güzel olanın bilgisine erişir.
Bu anlatacaklarımı çok iyi dinle. Sevgi’nin peşinden giderek buraya kadar gelen adam, bütün güzel şeyleri sırasıyla ve düzenli bir halde görür, sonra yolun en sonuna varır ve birdenbire benzersiz bir güzellikle, yani kendi doğasında güzellik olan, muhteşem bir şeyle karşılaşır. İşte, Sevgi’nin onu ulaştırmak istediği asıl yer de burasıdır. Bu güzellik daimidir; doğumu, ölümü, artışı ve eksilişi yoktur. Kimi için güzel, kimi için çirkin, bugün güzel, yarın çirkin, şurada güzel, başka yerde çirkin olan bir güzellik değildir; bu güzellik bedende, elde ayakta, yüzde görünmez, ne sesi var duyulsun, ne bilinen bir bilgidir, ne canlılarda, ne yerde, ne göktedir. Sevgi’nin sırlarına ister kendi başına, ister biriyle birlikte ulaşmanın tek yoludur bu; dünyadaki güzelliklerden başlayıp adım adım sürekli yükseleceksin; bir güzel bedenden ikisine, onlardan bütün güzel bedenlere, sonra güzel eylemlere, sonra güzel bilgilere, oradan da tek bilgiye: Bu mutlak güzelliğe, kendiliğinden var olan öz güzelliğine ulaşacaksın.
Yalnızca onunla karşılaşılan ilk an için sevgili Sokrat, bütün bir hayatı yaşamaya değer. Onu gördüğün anda altınları, zenginlikleri, süsü püsü hiçe sayar ve baştan çıkarıcı çocukları, gençleri, hep arzulayıp yemeden içmeden kesildiğin sevgililerini unutursun. Bir görebildiğini düşün o güzelliği; her şeyden arınmış, bağımsız, saf… Tene, bedene, renk ve kokuya bulaşmış güzelliği değil, bütün saflığıyla tanrı güzelliğini. Bu güzelliğe erişmiş bir kişinin yaşamını kim hor görebilir ki? Oraya vardığında, güzelliğe sadece onu görebilecek bir gözle bakan kişi erdemin görüntüsüne değil, gerçeğine erişebilecektir. Çünkü o güzelliğin görüntülerle bir ilişkisi bulunmaz, o gerçek güzelliğin kendisidir. Tanrı sadece gerçek erdemleri yaratan ve büyüten insanı sever ve yalnız o insan ölümsüzlüğü bulanlardan olabilir.’
İşte böyle konuştu Diotima, dostum Phaidros ve öteki dostlarım. Ben ona inandım ve herkesin de inanmasını arzuluyorum, çünkü insanların kendisini Sevgi’ye ulaştırabilecek böylesine yardımcı bir bilgiyi bulması o kadar kolay değildir. Bunun için, sevgi karşısında ona yakışan saygıyı göstermek herkesin görevidir. Kendi adıma çok önem veririm ona ilişkin işlerime. Başkalarının da önem vermesidir istediğim. Tıpkı eskiden yapmış olduğum gibi, şimdi de onu övmek için elimden geleni yapıyorum. Benim sözüm bu kadardır Phaidros, bilmiyorum konuşmam bir övgü mü oldu, yoksa başka bir şey mi. Sen bilirsin bunu.”

* Eflâtun, Şölen, Türkçesi: Birdal Akar, Şule Yayınları 2009.

Yılın Kitabı Türkiye’den

Ocak 2, 2012 in Kitap, Yeşil Sayfalar


Kuzey Doğa Derneği Başkanı Doç. Dr. Çağan Şekercioğlu ve yazar Janice Wormworth tarafındankaleme alınan ve Temmuz 2011’de yayınlanan “Kanatlı Gözcüler: Kuşlar ve İklim Değişikliği” kitabı doğa tarihi, dünyanın en önemli çevre, doğal tarih ve yaban hayat kitap evi olan İngiliz Natural History Book Service tarafından 2011 yılının kitabı seçildi.
Çevre, doğa tarihi ve yaban hayat konularında dünyanınen kapsamlı ve saygın yayınevi olan İngiliz Natural History Book Service, 2011yılında yayınlanmış, en ilginç, orijinal ve bilgilendirici, okuyuculara yeni bakış açıları kazandıran, eski konulara yeni yaklaşımlar getiren ve insanları daha fazla anlamaya ve araştırmaya yönelten 10 kitap listesini yayınladı. Bu listenin başına ise 2011 yılında yazar Janice Wormworth ve KuzeyDoğa Derneği Başkanı ve Utah Üniversitesi Biyoloji Bölümü Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Çağan Şekercioğlu tarafından kaleme alınan “Kanatlı Gözcüler: Kuşlar ve İklim Değişikliği” kitabını koydu..
Yayınevi 2011’de yılın kitabı seçtiği bu kitaplailgili yaptığı açıklamada şu sözlere yer verdi, “Kuşlar, hâli hazırda etkilerini gördüğümüz iklim değişikliği konusunda bizi uyarıyor. Bize insanların faaliyetlerinin nasıl çevresel sorunlar yarattıklarını gösteriyorlar. İklim değişikliğini gösteren diğer göstergelerden çok daha fazlasını kuşların gösterdiğini biliyoruz. Kuşlar ilk şahitler ve küresel ısınmanın çoktan ortaya koyduğu güçlü etki zincirlerinin temel işaretleriyle, iklim değişikliğinin parmak izlerini bize gösteriyor ve bize rehberlik ediyorlar. Yazarlar Janice Wormworth ve Çağan Şekercioğlu, kitapları “Kanatlı Gözcüler” ile bizlere iklim değişikliğinin etkileriyle ilgili kuşların bizleri nasıl uyardıklarına dair en son bilimsel verileri sunuyorlar. Kitaplarında özel ve ciddi tehlike altında olan kuş gruplarına odaklanıyorlar ve bu kuşların hassas yaşam alanlarına yönelik etkilerini tartışıyorlar. Bunun yanında, Batı Antarktika yarımadasında bulunan buzsever penguenler, okyanus ekosistemlerinin değişimlerine bağlı deniz kuşları, ısınma sonucu yaşam alanları kaybolan tropik dağ kuşları gibi şu an ençok etkilenen ya da gelecekte çok etkilenecek kuş türlerini de yakından inceliyorlar.  Kitabın yazarları,kuşların neslinin tükenmesinin önüne nasıl geçilmesi, kritik yaşam alanlarının korunması ve de insan topluluklarının iklim değişikliğine uyum sağlamak için nasıl mücadele edebileceklerine dair önemli araştırmalar yapıyorlar. Daha da önemlis ibu kitap, doğa korumacılara ve dünya kamuoyuna kuşların iklim değişikliğineuyum sağlamaları ve yaşamlarını sürdürmelerine yardımcı olmak için önemli bir rehberözelliği taşıyor.”

2011′in En İyi On Kitabı

Aralık 28, 2011 in Kitap

İşte 10′dan geriye doğru 2011′de yayımlanan en iyi 10 kitap:

10- Javier Marias – Yarınki Yüzün

9- Ayhan Geçgin – Son Adım

8- Umberto Eco – Prag Mezarlığı

7- Hakan Günday – Az

6- David Foster Wallace – İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler

5- Ahmet Büke – Ekmek ve Zeytin

4- Orhan Pamuk – Saf ve Düşünceli Romancı

3- Barış Bıçakçı – Sinek Isırıklarının Müellifi

2- Murathan Mungan – Şairin Romanı

1- Leyla Erbil – Kalan

İstanbul Derinlik,Değişim ve Güç

Aralık 28, 2011 in Kitap


Marmara Üniversitesi’nin yüksek lisans programlarından   İstanbul Araştırmaları Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Recep Bozlağan’ın son eseri “İstanbul; Derinlik, Değişim ve Güç” yazarın üç senelik çalışmaları sonucu tamamlandı. ”İstanbul’un Roma İmparatorluğu’na ve Osmanlı Devleti’ne Başşehir Yapılması”, “Roma-Bizansİstanbul’unun Bıraktığı Miras”, “Osmanlı’nınİstanbul’u”, “Cumhuriyetin İstanbul’u”, “İstanbulNüfusunun ve Ekonomisinin Tarihi Gelişimi” gibi bölümlerin yer aldığı kitapla ilgili açıklama yapan Prof. Dr. Recep Bozlağan, çalışmanın İstanbul’a ciddiyetle eğilen herkese faydalı bir başvuru kaynağı olacak şekilde hazırlandığını belirtiyor.  İstanbul ZÜMRÜDÜANKA GİBİ
Prof. Dr. Bozlağan, “İstanbul tıpkı ‘Zümrüdüanka’ gibi küllerinden tekrar tekrar doğan bir tarihi süreçten geçerek bugünlere geldi. Sahip olduğu coğrafi üstünlük, tarihi derinlik ve kültürel zenginlik, her çöküş sonrasında şehrin yeniden toparlanmasını sağladı.İstanbul, her ne kadar son yüz elli yıl içinde sürekli zemin kaybetmişse de, yirminci asrın sonlarından itibaren, küresel şehirler liginde üst sıraları zorlayan bir dinamizm yakaladı. İstanbul, zengin potansiyelini etkili bir şekilde kullanabilme imkânına sahip olduğu müddetçe, dünyaya hitaben özgün bir şehir olarak varlığını devam ettirecektir” diyor.
İstanbul’A GÖNÜL VEREN GENÇLER YETİŞİYOR
Prof. Dr. Recep Bozlağan’ın bilim dalı başkanlığını yaptığı İstanbul Araştırmaları yüksek lisans programında ise İstanbul’a gönül veren genç akademisyenler yetiştiriliyor. Program, İstanbul Tarihi, İstanbul Kültürü ve Estetiği, İstanbul’un Yönetim Yapısı ve Yönetişim Süreci, İstanbul’un Ekonomik Yapısı, İstanbul’da Kent Planlaması, İstanbul’da Stratejik Yönetim ve İstanbul’un Demografik Yapısı başta olmak üzere çok sayıda konuya değiniliyor.